Ana içeriğe atla

Haydi Sevişelim (2)




Seks Bağımlılığı: Modern Dünyanın Sessiz Çığlığı

Son yıllarda, seks bağımlılığı mağdurlarının sayısı hızla artıyor. Seks bağımlılığı, bireyin kendi iradesiyle terk etmesinin çok zor, hatta olanaksız olduğu; yoksun kaldığında ise gerilim ve bunalım yaratan biyo-psiko-sosyal bir sapma. Bağımlılığa özgü deneyim, birey tarafından “çok özel” bir şey olarak algılanır; bu durum, hiçbir şeyin bağımlı olunanın yerini tutmaması nedeniyle haklı bir temele dayanır.

Bağımlılığın devamlılığı, bireyi gerçeklikten uzaklaştırır ve döngüyü sürekli olarak yeniden başlatır. Her bağımlılık, aslında bireyin benlik yeterliliği üzerinde bir gölge ve gerçeklikten kaçış stratejisidir.

Seks Bağımlılarının Ağları ve Sosyal Kuşatma

Günümüzde, yaşamını mümkün olduğunca fazla sayıda farklı partnerle seks yapmak üzerine kurmuş bireyler ve gruplar toplumun her alanında varlık gösteriyor. İşyerlerinden sosyal medyaya, eğlence mekanlarından sokaklara kadar bu anlayış, cinselliği gizliden gizliye her şeyin önüne koyuyor. Seks bağımlıları, çevrelerindeki bireyleri cinsel birer obje olarak görmekle kalmayıp yakın arkadaşlarının partnerlerini bile hedef alabiliyor.

Bağımlılar arasındaki ilişki ağı, bir sosyal ağa benzetilebilir. Bu kişiler, sosyal medya profillerinde ortak arkadaşlar paylaşır veya aynı mekanlarda bir araya gelir. Ancak bu ağ, nitelikli insan ilişkilerinden çok, tüketim kültürünün bir yansımasıdır. Amaç, kaliteli bir bağ değil, olabildiğince fazla partnerle seks yapmaktır.

Cinsellikte Nicelik ve Niteliğin Çatışması

Seks bağımlıları, partnerleriyle yaşadıklarından aldıkları hazdan çok, bu anları diğer bağımlılara anlatarak tatmin olurlar. Bu anlatılar, bir yandan seks efsaneleştirilirken diğer yandan kadın veya erkek partnerlerin, bağımlı ağının diğer üyeleri için yeni bir hedef haline gelmesine neden olur.

Ekonomik bağımsızlıktan yoksun ve erkek egemen bir kültürde cinselliğini yaşayan kadınların durumu ise daha karmaşık. Erkekler, cinsellikte özgürleşmiş kadınları tehdit olarak görüp onları küçümseyebilirken, aynı zamanda arzularını bu kadınlar üzerinde yoğunlaştırıyor. Bu, "kullan-at" anlayışının cinsiyetler arasındaki ilişkilerdeki en yıkıcı boyutlarından biridir.

Bağımlılık Döngüsünün Yıkıcılığı

Bağımlılığın temelinde, Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle, cinselliğin sürekli bir tatminsizlik ve gerçekleşmeme durumuna mahkum olması yatar. Seks bağımlıları, sürekli yeni partner arayışlarıyla, sonunda benliklerinde derin bir boşluk ve tiksinti hissine kapılır. Birçok bağımlı, “zafer” sandıkları deneyimlerden hemen sonra, derin bir tatminsizlikle yüzleşir.

Anthony Giddens, bu durumu şöyle özetler: “Bağımlılık, bireyi mutsuzluk ve hayal kırıklığı döngüsüne sokar. Bu süreç, bireyin kendine ve çevresine olan inancını yitirmesine neden olur.”

Sonuç: Cinsellik ve İnsan İlişkilerinde Niteliğin Yitimi

Tüketim toplumunun dayattığı hızlı ve yüzeysel tatmin arayışı, dayanışma, empati, dostluk gibi insani bağların içini boşaltıyor. Seks bağımlılığı, bireylerin nitelikli sosyalleşme potansiyelini sınırlandırarak kadın-erkek ilişkilerini zedeliyor. Bu bağımlılık döngüsü, sadece bireysel bir sorun değil, aynı zamanda toplumsal bir tehdittir.


Önerilen Okumalar

  • Mahremiyetin Dönüşümü, Anthony Giddens
  • Cinselliğin Tarihi, Michel Foucault
  • Bedensel Boşalmanın İşlevi, Wilhelm Reich
  • Akışkan Aşk, Zygmunt Bauman
  • Sevme Sanatı, Erich Fromm

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...