Ana içeriğe atla

Öldüren Vergi, ÖTV

Türkiye'de alkol yasaklarıyla ilgili her düzenlemeye anayasanın ''Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.'' hükmü gerekçe yapılır. Oysa biraz Türkçe bilgisine sahip herkesin anlayacağı gibi anayasanın 58'inci maddesi devlete; 18 yaş üstü gençlerin alkol tüketmelerini önleme görevi değil gençleri alkol düşkünlüğünden yani alkolizm'den koruma görevi veriyor.

Liberalizmin fikir babalarından John Stuart Mill, 1850'li yıllarda yazdığı Özgürlük Üzerine adlı kitabında ''Devletin insanların alkollü içki satın almasını özelikle olanaksızlaştırmasıyla, alkollü içki içilmesini yasaklaması arasında hiçbir fark yoktur'' der. 

Demokratik ülkeler alkol tüketimini bireysel özgürlük alanı olarak nitelendirirken, Türkiye'de özel tüketim vergisi, anayasanın herkes gücü oranında vergi verir ilkesine aykırı olarak alkol tüketimini azaltmak hatta yasaklamak için kullanılıyor. Düşük gelir grubundaki insanlara(Emekli, işçi, memur, işsiz...) özel tüketim vergisiyle aleni bir alkol yasağı uygulanıyor. Belli bir zümreye, belirli bir sosyal sınıfa alkol tüketme özgürlüğü tanınırken, yoksul insanların bu özgürlükten yararlanması engelleniyor.

Diğer yanda,  alkolü içecekler üzerindeki yüksek vergi;  sahte içki üretimini, ucuz uyuşturucu tüketimini ve bağımlılığını teşvik ediyor. Nitekim, 1920-1933 yılları arasında ABD'de uygulanan içki yasağı kaçak içki üreticilerine altın bir çağ yaşatmış, bu dönemde organize suç örgütleri güçlenmiş, uyuşturucu yaygınlaşmış, suç oranları yükselmiştir. Vergiyle alkolü yasaklama politikaları Türkiye'de de benzer sonuçlara yol açmıştır. Öyle ki, yüksek vergi yoksul insanları sahte içki üreticilerinin, kaçakçıların kucağına itmiş, sahte içki nedeniyle binlerce insan yaşamını yitirmiş, bonzai türü ucuz sentetik uyuşturucuların tüketimini ve uyuşturucu bağımlılığını teşvik etmiştir.    

Konu ''tüm kötülüklerin anası'' alkol olduğu için; üniversiteler, vergi uzmanları, siyasi partiler, tüketici dernekleri, STK'lar, esnaf odaları sorumluluk almaktan kaçınmış: Batı'daki vergi uygulamaları ve yasal düzenlemeler hakkında kamuoyunu bilgilendirmemiş; alkol üreticisi firmalar ise, sürekli artan özel tüketim vergilerini satış fiyatlarına eklemekten başka bir şey yapmamıştır. Oysa, çağdaş ülkelerde, alkollü içeceklerin vergilendirilmesi ve diğer yasal düzenlemeler; bira, şarap gibi düşük alkolü içeceklerden rakı viski gibi yüksek alkollü içeceklere, yüksek alkollü içeceklerden uyuşturucu maddelere geçişi önleyici birer araç olarak kullanılmaktadır. Nitekim, bazı ülkelerde bira reklamları serbestken, ağır alkollü içecek reklamları yasaktır. Bazı ülkelerde alkol reklamları için saat kısıtı vardır. Alkolizmin ciddi bir toplumsal soruna dönüştüğü Kuzey Avrupa'da belli saat aralıklarında satış yasağı uygulanmaktadır. Görüldüğü gibi Türkiye dışındaki ülkeler kendi sosyal koşullarıyla, özgün sorunlarıyla uyumlu düzenlemeler yapmışlardır. Türkiye yüksek vergiyle alkol tüketimini düşürme veya yasaklama yoluna giden tek ülkedir.   

Alkol endüstrisiyle ilgili uzun yıllara dayanan bilgi birikimine sahip biri olarak toplumu,, insanları, ilgili kurumları uyarmaya çalıştım. Gazetelerin müşteri temsilcilerine yazdım, sosyal medyada sesimi duyurmaya çalıştım ancak  insanlar kaçak üretilen içkiler nedeniyle ölmeye devam etti, her geçen yıl gençler arasında uyuşturucu tüketimi yaygınlaştı. 

Gerek alkol gerek uyuşturucu bağımlılığının insan ve toplum sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğu bir gerçektir. Ancak bu sorunların yasaklamalarla ortadan kaldırılması olası değildir. Bugün Türkiye'deki alkollü içeceklerle ilgili vergi politikaları; hafif alkollü içeceklerden yüksel alkollü içeceklere, yüksek alkollü içeceklerden uyuşturucu maddeleri geçişi, kaçak ve sahte alkol üretimini teşvik eder niteliktedir. 

Sorun yasaklarla değil, konuyla ilgili evrensel edinimlerden gerekli dersler çıkarılarak ve aklı, bilgiyi öncelleyen yasal düzenlemeler yapılarak çözülebilir.  

http://www.diken.com.tr/turkiyede-gunde-uc-kisi-uyusturucu-kurbani-oluyor-2017de-564-bonzai-olumu/

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...