Ana içeriğe atla

Hayal mi Gerçek mi? İnanın Ben de Bilmiyorum

Bir genel yönetici hayal edin: 
Yıllarca  başarısızlığını kanıtlayan sayısız  somut veriyi görmemezlikten gelmiş. Yönettiği insanların karşısına çıkıp  ''Ben sizlerle iletişim kuramadım.'' diyebilmiş. Çeteleşmeye, ahlaksızlığa, organizasyonun  içten içe çürümesine bile isteye göz yummuş; yüzlerce  pırıl pırıl genç insanın işini kaybetmesine neden olmuş. Gelecek umutlarını yitirmiş astlarının çıkar paydaşları bularak haksız çıkar sağlamalarına  göz yummuş.  Organizasyonda olup bitenleri neden sonuç ilişkileri bağlamında değerlendirememiş.  
Davranışlarıyla, konuşma biçemiyle, fikirleriyle çalışanları infiale düşürmüş. 
Sermaye gücüyle devşirdiği  makama yapışıp kalmış bir genel yönetici...

Bir yönetici gurubu (kastı) hayal edin: 
Kendilerini  atayanlar dışında herkes liyakatsizliklerine, sapkınlıklarına tanıklık etmiş.
Yönetmekten çok nerede ne yiyip içeceğine, kimi becereceğine ve tüm bu pespayelikleri nasıl organizasyon üzerinden nasıl finanse edeceğine odaklanmış. 
Yıllarca değer üretmeden makam işgal etmiş, 
Her seyahatte astlarından haz dilenmiş. 
Arzularının, kişisel çıkarlarının vicdan ve aklın denetimi dışına çıkmasına izin vermiş. 
Emekli olduktan sonra çocuklarına organizasyonda iş devşirmiş; hısım ve akrabalarına çıkar sağlamış, çürüttükleri organizasyona ''danışman '' sıfatıyla akıl vermeyi sürdürmüş, bir  yönetici kastı...

Bir yönetim kurulu başkanı hayal edin:  
Onlarca yıldır süren yatay bir kariyerin doğal sonucu olarak yaşamın gerçekliğinden kopmuş. 
Atadığı üst düzey yöneticilerin yetkinliği, kişiliği, yönetim tarzı hakkında kulaktan dolma bilgiler dışında hiçbir fikre sahip olamamış. 
Toplantılarla yönetebildiğine kendini inanmış. 
Koltuğunu korumak için şirket ortaklarını yıllarca yanlış verilerle uyutmuş, yalan söylemiş.  
Atadığı yöneticilerin insafına ''eti senin kemiği benim'' diyerek binlerce insanı teslim etmiş bir yönetim kurulu başkanı...

Yönetim, yetkesini ister sermaye gücünden, ister bir atamadan, isterse uzmanlığından alsın yönetenin temel dayanağı ve odağı insandır. Yönetsel başarının sırrı insanın yaratıcı aklıdır, bilgisidir. Tam da bu nedenlerle;  insanla bağını koparmış bir yönetim anlayışının sürdürülebilir bir değer yaratması olanaksızdır. Organizasyonun etik kodlarını,  üste başvuru hakkını ilan edip uygulamayan, çalışanların, kim hakkında olursa olsun düşüncelerini şikayetlerini özgürce açıklamaktan alıkoyan. En önemlisi de, gerçek somut verilere dayalı şikayetlerde gerçek fail yerine şikayet edeni mağdur eden her organizasyon çürümeye mahkumdur.  Öyle ki İktisadi akıl ve yönetim gerçekliğe, veriye analize en önemlisi de insana dayanır. İnsan kendine davranılma tarzına uygun olarak hareket eden bir varlıktır. Son analizde başarılı insanı da, başarısız insanı da yaratan yöneticidir. 
Dolayısıyla başarının da başarısızlığında hesabını verecek olan da odur.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...