Ana içeriğe atla

Neyi kutluyoruz? Kadim Gölgelerin Boyunduruğunda 14 Şubat




Farkında olalım ya da olmayalım; Sümer’in zigguratlarından, Antik Mısır’ın gizemli tapınaklarından ve Roma’nın forumlarından yükselen sesler hala günlük yaşamımızın ritmini belirliyor. Avcı-toplayıcı atalarımızdan devraldığımız efsaneler, masallar ve inançlar yok olmuyor; sadece form değiştirerek uygarlıktan uygarlığa aktarılıyor. Atalarımızın simgesel mirası, modern dünya tarafından her gün yeniden dizayn ediliyor. Eskinin pagan gelenekleri, tek tanrılı dinlerin ve seküler ritüellerin içinde yaşamaya devam ediyor: Antik çağın "iyi ruhları" meleklere, "kötü ruhları" şeytanlara, ölüler festivalleri ise Azizler Günü'ne dönüşüyor. Tıpkı binlerce yıllık bir pagan geleneğinin, bugün "Sevgililer Günü" maskesiyle karşımıza çıkması gibi...

John Rutherford’un Trobadorlar kitabında tasvir ettiği üzere, Sevgililer Günü başlangıçta Aziz Valentin’in idamıyla değil, doğanın uyanışı ve kuşların çiftleşme mevsimiyle ilişkilendirilmişti. 14 Şubat'ta toplanan çiftler, aşk tanrısına sadakatlerini sunmak için törensel yürüyüşler düzenlerlerdi. Bu ayinlerin en sıra dışı yanı ise "yeni eşlerin" belirlenme yöntemiydi: Erkeklerin isimleri gümüş bir miğfere atılır, kadınlar kura çeker ve o yılın partnerleri belirlenirdi.

Benzer bir ritüel şaşırtıcı bir biçimde Hindistan’daki "Beş Yasak" (Beş M) geleneğinde de karşımıza çıkar. Şarap, et, balık, yoga duruşları ve cinsel birleşmeyi kapsayan bu ritüellerde; kadınlar gömleklerini bir kutuya bırakır, erkekler ise rastgele bir gömlek seçerek o geceki partnerlerini bulurlardı. 12. yüzyıl Güney Fransa’sının kadınları yücelten "saray aşkı" kültürü ile bu Hint ritüelleri arasındaki paralellik, insanlık hafızasının ne denli ortak bir havuzdan beslendiğini kanıtlar niteliktedir.

Ancak bugün geldiğimiz noktada modern tüketim toplumu, geçmişin tanrılarını ve kutsal geleneklerini alışveriş histerisinin ikonlarına dönüştürdü. Kabul etmeliyiz ki; kapitalizm dışında hiçbir inanç sistemi, gelmiş geçmiş tüm tanrıları, putları ve totemleri içine alacak kadar devasa bir panteon inşa etmeyi başaramadı.

Bu devasa imgeler düzeni içinde bizlere düşen görev, teknolojik ilerlemeye rağmen neden hala arkaik dogmaların esiri olduğumuzu sorgulamaktır. Zihnimize, irademiz dışında yerleştirilmiş her akıl dışı duyguyu bir arkeolog titizliğiyle kazıp çıkarmalıyız. Bir bilge dikkatiyle irdelemeden ve bir cerrah ustalığıyla bu zararlı düşünceleri zihnimizden kazımadan, özlenen düşünsel sıçramayı gerçekleştiremeyiz.


Eğer 14 Şubat’ta kutlamak istediğimiz şey, piyasanın ters-yüz ederek önümüze sunduğu kadim eş değiştirme ritüelleriyse, bu tüketim çarkına su taşımaya devam edebiliriz. Ancak kutlamak istediğimiz; 21. yüzyıla yaraşır, eşitlikçi, bilinçli ve özgür bir sevgi anlayışıysa, her şeyi sil baştan, öz değerlerimizle inşa etmeliyiz.


Geçmişin hayaletlerinden ancak bu entelektüel cesareti göstererek kurtulabiliriz.

 






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...