Ana içeriğe atla

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

 






Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda  fısıltıyla konuşulan bir hafıza.
Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş.
Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş.
Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.  Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi.

Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil;
iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.

 “Yel eser Karaman’dan, taş gelir Midilli’ye; bir yurdu bıraktık ardımızda, bir yurdu bulamadık yine.” — Balkan halk türküsü

Tarih bazen bir halkın üstüne iki kez aynı felaketi getirir. Karamanoğulları’nın torunları için bu felaket, önce Osmanlı’nın sürgün rüzgârıyla, sonra mübadele gemilerinin dalgalarıyla esti. Onlar, iki kez yerinden edilmiş, iki kültürün arasında kalmış bir halktı — ne tam buraya ait, ne de oraya...

Osmanlı’nın Gölgesinde 15. yüzyıl sonlarında Osmanlı, Karaman Beyliği’ni topraklarına kattığında, direnen halk “sadakatsiz” sayıldı. Sarayın fermanı açıktı: “Karaman vilayetinden olan taife adalara ve Rumeli vilayetine nakledile.” Bir sabah evlerin önüne gelen askerler, insanlara “artık buralı değilsiniz” dedi. Yüzyılların yurdu, bir anda sürgün coğrafyasına dönüştü. Selanik’in, Kavala'nın kenar mahallelerinde, Gritin, Midilli’nin taş evlerinde, Eğriboz’un rüzgârında Karaman Türkçesi yankılanmaya başladı. Bir Midilli arşivinde şu satırlar yer alır:  “Yeni gelenler kendi dillerinde dua ederler, bizimle konuşurlar ama ne Rum’durlar ne de Türk. Onlar başka bir aralıktan gelmiş gibidir.” O “aralık”, tarihin en kırılgan yeriydi: arada kalmışlık.

Aradan beş yüzyıl geçti. Yüzyılların sürgün çocukları artık adalardaydı, Rumeli’deydi.
Toprak değişmişti, iklim değişmişti; ama yerinden edilmiş olmanın hafızası hiç silinmemişti. Tam kök saldıklarını sandıkları anda, tarih bu kez her iki yakada da kapıyı çaldı. Bu kez hem Anadolu’dakilerin, hem Yunanistan’dakilerin kapısıydı bu. 1923 Lozan Mübadelesi, insanları dinlerine bakarak yeniden tanımladı. Türkçe konuşan Anadolu insanları “Rum” sayıldı, Yunanistan’a gönderildi. Aynı anda, Yunanistan’dan Müslümanlar da “artık buraya ait değilsiniz” denilerek Anadolu’ya gönderildi.

İki yakada da manzara aynıydı. Kadınlar sandıklara aceleyle hayatlarını sığdırıyor, çocuklar neyi geride bıraktıklarını anlamadan ağlıyordu. Bir tarafta Türkçe dualar, öte tarafta Yunanca ağıtlar yükseliyordu. İnsanlar, yanlarına sadece taşıyabilecekleri eşyaları alabildi. Büyükbaş hayvanlar, evler, tarlalar, köklü komşuluk ilişkileri, ata mezarları ve ekonomik düzenleri geride kaldı.Yunanistan'a gönderilen Anadolu insanları Yunanca bilmiyordu, Anadolu’ya gelen Rumeli Müslümanları da bu topraklara yabancıydı. Ana dillerini neredeyse unutmuşlardı.  İskelelerde, limanlarda, istasyonlarda aynı soru fısıldandı:
“Biz şimdi nereye aitiz?”

Bu kez sürgün, sadece Karamanlıların değil, iki halkın ortak acısıydı. Bir taraf yurdunu bırakırken, öteki taraf da bıraktığını sandığı yurdun artık kendisine ait olmadığını öğrendi. Ve tarih, iki yakada da aynı cümleyi kurdu: “Gitmek zorundasınız.”

Bir mübadil Rum kadının günlüğünde şöyle yazar:

> “Anam Türkçe ağlardı, ben anlamazdım Yunanca’yı.

Bize Rum dediler, Rumca bilmiyorduk.

Burada da Türk dediler, Türk değilmişiz meğer.”

— Eleni Papadopoulou’nun Günlüğü, Volos, 1931

Bu satırlar, kimliğin değil, insan olmanın acısını anlatır. Çünkü mübadele, yalnız yuvaları değil, kimlikleri de yerinden etmişti.

 Kültürler Arasında Yaşamak:

Karamanoğulları halkı, iki dünyanın arasında yaşamayı öğrendi. Dillerinde Türkçe’nin sesi, inançlarında Ortodoksluğun duası; sofralarında hem Anadolu hem Ege kokusu vardı. Ama her yerde “yabancı”, hiçbir yerde tam “ev sahibi” oldular. Mübadiller, yerli Anadolu halkı tarafından başlangıçta "muhacir" (göçmen) olarak adlandırıldı. Bu, onları yerel halktan ayıran bir etiketti,  mübadil mahalleleri oluştu; bu, mübadiller arası dayanışmayı sağlarken Anadolu kültürüne uyum sürecini uzattı. Kökleri iki denizin ortasında, kalpleri iki kıtanın arasında kaldı. İnsanlık Tarih kitapları onları “nakledilen ahali” diye yazar. Oysa gerçekte, iki kez sürülmüş bir halkın sessiz hikâyesidir bu. Bir kez Osmanlı’nın fermanıyla, bir kez ulus-devletlerin sınır çizgileriyle.

Her iki seferde de aynı soru kalır geriye:

 “Biz şimdi kim olduk?”

Belki de bu sorunun yanıtı, ne dinde ne dilde saklıdır; belki sadece insanın yurdunda, yani kalbindedir.

Cumhuriyet ne eylediyse iyi eylemiş sanıldı; oysa mübadele, devletin kalemiyle yazılmış halkın gözyaşıyla mühürlenmiş uzun bir sürgündü.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...