Ana içeriğe atla

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?


Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.''

Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüyor. Severken terk edilenler, kendini sevenleri terk etmeye başlıyor. Aldatılanlar, bir gün kendilerini aldatırken buluyor. Ruhlarda açılan yaralar, bilerek ya da bilmeyerek başkalarını da kanatıyor. Yalana maruz kalanlar, ikiyüzlülüğü bir yaşam şekli olarak benimsiyor. Yılların bilincin karanlık köşelerine ittiği olumsuzluklar—değersizlik, kırgınlık, bastırılmış öfke—geçmişle yüzleşememiş insanların ellerinde bir hançere dönüşüyor ve yeni insanlara saplanıyor. Masumlar, başkalarının kapanmamış hesaplarının bedelini ödüyor. Tutarsızlıkların, kandırılmaların, ihanetlerin ve yalanların kurbanı olanlar, bir gün kendilerini karşılarındakilerin celladı olarak buluyor. 

Jung’un Gölge Arketipi burada devreye giriyor: İnsan, kendi karanlığıyla yüzleşmediği sürece, o karanlık onu ele geçiriyor. Geçmişin kapanmamış hesapları, farkında olunmadan masumların sırtına yükleniyor. Mağdur, fail oluyor; kurban, zorbayı doğuruyor. Böylece kötülük, görünmez bir miras gibi, andan ana, insandan insana, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bir annenin sevgisizliği, çocuğun ruhunda silinmez bir boşluk bırakıyor; bir babanın öfkesi, oğlunun insanlardan nefret etmesine yol açıyor.  Kötülük, bireysel bir yara olmaktan çıkıp hızla yayılan bir virüse, toplumsal bir salgına dönüşüyor. Ve insanlık, geçmişin gölgesinde, o ağır yükün altında yaşamaya mahkûm oluyor.

Peki, bu döngü kırılabilir mi? Evet, kırılabilir. Ama bu, sanıldığı gibi basit bir yol değil; cesaret, sabır ve içsel bir devrim gerektiriyor. İnsan, diğer insanlarla ilişki kurmadan, sosyal ortamlara katılmadan önce kendi yaralarını tanımalı—onları inkâr etmek yerine, cesaretle yaralarıyla yüzleşmeli. O yaralara şefkatle dokunmalı, gerekirse uzmanlardan destek almalı ve affetmeyi öğrenmeli—hem kendine zarar verenleri hem de en zoru, kendini. Çünkü ancak geçmişle barışıldığında, içimizdeki karanlık ışığa dönüşebilir. O zaman kötülüğün bulaşıcılığı yerini iyiliğin sessiz ama dönüştürücü gücüne bırakır. Bir insan değiştiğinde, zincirin bir halkası kopar; bir kuşak, miras alınan o ağır yüklerden özgürleşir. Ve belki de iyilik, kötülük gibi fark edilmeden, usulca bulaşmaya başlar—bir gülümsemeyle, bir anlayışla, bir şefkatle.

Unutmayalım: Hiçbir yara, başkasını kanatarak kapanmaz. Hiçbir acı, bir başkasına çektirilerek hafiflemez. İyileşme, öfkeyle değil, sevgiyle başlar; intikamla değil, uzlaşıyla mümkün olur. Karanlık, ancak ışığın cesaretiyle dağılır. 

Sevgiyle Kalın 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...