Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüyor. Severken terk edilenler, kendini sevenleri terk etmeye başlıyor. Aldatılanlar, bir gün kendilerini aldatırken buluyor. Ruhlarda açılan yaralar, bilerek ya da bilmeyerek başkalarını da kanatıyor. Yalana maruz kalanlar, ikiyüzlülüğü bir yaşam şekli olarak benimsiyor. Yılların bilincin karanlık köşelerine ittiği olumsuzluklar—değersizlik, kırgınlık, bastırılmış öfke—geçmişle yüzleşememiş insanların ellerinde bir hançere dönüşüyor ve yeni insanlara saplanıyor. Masumlar, başkalarının kapanmamış hesaplarının bedelini ödüyor. Tutarsızlıkların, kandırılmaların, ihanetlerin ve yalanların kurbanı olanlar, bir gün kendilerini karşılarındakilerin celladı olarak buluyor.
Jung’un Gölge Arketipi burada devreye giriyor: İnsan, kendi karanlığıyla yüzleşmediği sürece, o karanlık onu ele geçiriyor. Geçmişin kapanmamış hesapları, farkında olunmadan masumların sırtına yükleniyor. Mağdur, fail oluyor; kurban, zorbayı doğuruyor. Böylece kötülük, görünmez bir miras gibi, andan ana, insandan insana, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bir annenin sevgisizliği, çocuğun ruhunda silinmez bir boşluk bırakıyor; bir babanın öfkesi, oğlunun insanlardan nefret etmesine yol açıyor. Kötülük, bireysel bir yara olmaktan çıkıp hızla yayılan bir virüse, toplumsal bir salgına dönüşüyor. Ve insanlık, geçmişin gölgesinde, o ağır yükün altında yaşamaya mahkûm oluyor.
Peki, bu döngü kırılabilir mi? Evet, kırılabilir. Ama bu, sanıldığı gibi basit bir yol değil; cesaret, sabır ve içsel bir devrim gerektiriyor. İnsan, diğer insanlarla ilişki kurmadan, sosyal ortamlara katılmadan önce kendi yaralarını tanımalı—onları inkâr etmek yerine, cesaretle yaralarıyla yüzleşmeli. O yaralara şefkatle dokunmalı, gerekirse uzmanlardan destek almalı ve affetmeyi öğrenmeli—hem kendine zarar verenleri hem de en zoru, kendini. Çünkü ancak geçmişle barışıldığında, içimizdeki karanlık ışığa dönüşebilir. O zaman kötülüğün bulaşıcılığı yerini iyiliğin sessiz ama dönüştürücü gücüne bırakır. Bir insan değiştiğinde, zincirin bir halkası kopar; bir kuşak, miras alınan o ağır yüklerden özgürleşir. Ve belki de iyilik, kötülük gibi fark edilmeden, usulca bulaşmaya başlar—bir gülümsemeyle, bir anlayışla, bir şefkatle.
Unutmayalım: Hiçbir yara, başkasını kanatarak kapanmaz. Hiçbir acı, bir başkasına çektirilerek hafiflemez. İyileşme, öfkeyle değil, sevgiyle başlar; intikamla değil, uzlaşıyla mümkün olur. Karanlık, ancak ışığın cesaretiyle dağılır.
Sevgiyle Kalın

Yorumlar
Yorum Gönder