Ana içeriğe atla

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?





Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım.
Aramayı bıraktım.
Mesaj atmayı bıraktım.
Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım.

Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş.

Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür.

Sürekli sen arıyorsan,
sen soruyorsan,
sen hatırlıyorsan,
sen toparlıyorsan…

orada iletişim yoktur.
Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır.

Bazen bilerek sessizleşmek gerekir.
Geri çekilip bakmak:
Kim fark edecek?
Kim arayacak?
Kim merak edecek?

Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin:
Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur.

Üzülmemelisin.. Çünkü bu bir kayıp değildir.
Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır.

Peki ya yalnızlık? 

Kötü bir şey mi yalnızlık?

Hayır.

Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür.

Yan yanayken bile anlaşılmamak,
konuşurken karşılık bulamamak…

Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırdır.

Ama öğretir.  Alışılır mı?

Evet. Ama katlanarak değil.

Bir noktadan sonra yalnızlık boşluk olmaktan çıkar, bir alana dönüşür.
Gürültü azalır.
Saçma sohbetler gider.
Enerji emen insanlar elenir.

İnsan şunu fark eder:

Az kişiyle — hatta bazen tek başına olmak —
kalabalık ama sığ ilişkilerden çok daha sağlıklıdır.

Yıllar geçtikçe öğrendiğim en net gerçek şudur:

Herkesle yürünmez.
Herkesle derinleşilmez.
Herkes seni taşıyamaz.

Ve yalnızlık bazen bir ceza değildir. Hayatın seni korumaya almasıdır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...