Ana içeriğe atla

Görünmez Giyotinler: Modern Dünyada "Aykırı" Olmak

Adaletsiz zulüm, kurbanını acı çektiği o ana hapseder; o an, tarihin akışı içinde donup kalır. İktidarlar değişir, yüzyıllar geçer ama o adaletsizliğin kurbanları birer mihenk taşı gibi orada durmaya devam eder. Öyle ki bugünün yönetenleri bile, geçmişin o mağdur kahramanlarının mirası üzerinden yargılanır. Evet, "Bazı insanlar ölür; bazıları ise öldürüldükleri yerde kalır ve çağlar boyunca iktidarların aynasında tekrar tekrar görünür." Bazı zihinler toprağa düşse de savundukları fikirlerle her devrin pusulası olmayı sürdürür. Onlar sıradan birer ölü değil, her yeni adaletsizliğin karşısına dikilen sarsılmaz birer anıttır. Güç sahipleri, kurdukları düzenin kusursuz olduğuna inanmak istediklerinde o aynaya bakarlar; ancak orada kendi suretlerini değil, susturmaya çalıştıkları zihinlerin geçmişten güne uzanan yankısını görürler. Zulmün olduğu her yerde, o "öldürülenler" aslında en canlı tanıklardır.

Tarihin Kırılma Noktaları: Bruno ve Diğerleri

Giordano Bruno’yu düşünelim. O, evrenin sonsuzluğunu ve Dünya'nın bu uçsuz bucaksız boşluktaki sıradan bir toz tanesi olduğunu savunduğu için hedef tahtasına oturtuldu. Sadece gök cisimlerini değil, "çoğul dünyalar" fikriyle başka yaşam ihtimallerini ve panteist bir evreni müjdeledi. Bu cesur öngörüler dogmaların duvarlarını sarstı. Düşüncenin sınırı olmadığını ve evrenin tek bir merkeze hapsedilemeyeceğini haykırdığı için Roma’nın Campo de' Fiori meydanında yakıldı. Onu saran alevler yalnızca bedenini yakmadı; iktidarın en büyük korkusunu da açığa çıkardı: Özgür düşünen insan, her çağda bir tehdittir.

Bruno bu yolda yalnız değildi. Sokrates bir kadeh baldıran zehrinde, Jan Hus engizisyon ateşinde, Şeyh Bedreddin bir darağacında, Olympe de Gouges ise giyotinin soğuk nefesinde susturulmaya çalışıldı. Uğur Mumcu bir bombayla hedef alındı, Hypatia bağnazlığın ellerinde parçalandı. Hallac-ı Mansur "Enel Hak" dediği için önce kırbaçlandı, ardından elleri ve ayakları kesilerek idam edildi; külleri ise Dicle’ye savruldu. Hepsi farklı diller konuştu, farklı yalanları eleştirdi ve farklı zamanlarda yaşadı. Ancak infaz gerekçeleri hep aynıydı: Kurulu düzenin sarsılmaz sanılan duvarlarına ilk çatlağı atmak, sıradışını ve aykırı olanı dillendirmek. Aslında susturulmak istenen onların sesleri değil, o seslerin taşıdığı tehlikeli ışıktı.

Modern Engizisyon: Ateşsiz Yakmak

Bugün kendimizi avutmayı seviyoruz: "Artık kimse yakılmıyor," "Darağaçları yok," "Demokrasi var." Oysa gerçek çok daha sinsi. Modern dünyada insanlar meydanlarda yakılmıyor olabilir; ancak yaşayamaz hale getiriliyorlar. Yoksullukla, ayrımcılıkla, güvencesizlikle ve kimliksizleştirilerek... Dünün "kafirleri", bugünün azınlıkları ve "aykırı" düşünenleri oldu. Güç odakları yine aynı korkuyu pompalıyor: "Sizin gibi olmayan, düzeninizi bozar."

"Aykırı" olanlar için modern dünya, sürekli bir kendini ispat etme zorunluluğudur. Diliniz, inancınız, fikirleriniz veya kimliğiniz "genel geçer" olana uymuyorsa, sistem sizi yavaşça çeperlere itiyor. Fiziksel bir darağacı kurulmasa da işe alımlardaki ayrımcılıkla, sosyal medyadaki linç kültürüyle ve hukuk karşısındaki eşitsizlikle yaşam alanınız daraltılıyor. İnsanlar yoksullukla terbiye ediliyor, yalnızlaştırılarak sessizliğe mahkûm ediliyor.

Dijital Engizisyon ve Hukuk Sopası

Farklı yaşamak ve "başka bir yol mümkün" demek, tıpkı dün olduğu gibi bugün de büyük bir suç. Tüketim toplumunun dayattığı standartlara uymayan veya kurulu düzeni sorgulayan herkes, bir engizisyonun hedefinde. Ancak bu baskı mekanizması sadece sosyal dışlanmayla yetinmiyor; hukuku bir sopa gibi kullanarak fiziksel bir kuşatmaya dönüşüyor.

Bu sinsi düzenin en sert yansımasını adalet saraylarının koridorlarında ve demir parmaklıklar ardında görüyoruz. Sadece mesleğini yaptığı, anayasal haklarını kullandığı veya toplumsal bir aksaklığı dile getirdiği için baskı altına alınan gazeteciler, Bruno’nun mirasını omuzlayan modern zaman tanıklarıdır. Bu kuşatma yalnızca kalemlerle de sınırlı değil; geleceği inşa etmesi gereken üniversite öğrencileri, bir düşünceyi savundukları veya bir adaletsizliğe itiraz ettikleri için hayatlarının baharında cezaevleriyle tanıştırılıyor. Dün Bruno’nun bedenini yakanlar, bugün genç dimağların umutlarını ve özgür fikirleri zindanlarda çürütmeye çalışıyor. İktidarın aynasında değişen tek şey yöntem; korku ise bin yıldır aynı: Gerçeğin, kurgulanmış yalanları yıkması.

Sonuç: Ayna Hâlâ Orada

Bruno’yu yakan zihniyet ölmedi; sadece kıyafet değiştirdi. Dün engizisyon cübbesi giyiyordu, bugün ise kravatlı takımlarla veya klavye başındaki anonim bir öfkeyle karşımıza çıkıyor. Eşitlik, özgürlük ve çağdaşlık talepleri, güç odakları için hâlâ en büyük tehdit.

Ancak unutmamalıyız ki; Bruno’yu yakan alevler sönse de onun "evren sonsuzdur" sözü galip geldi. Bugünün "ötekileri" ve sıradışı insanları da tarihin o büyük aynasında yeniden görünecekler. Çünkü gerçek, ne kadar sinsi yöntemlerle bastırılırsa bastırılsın, eninde sonunda kendi yolunu bulur.

Bugün kendimize sormamız gereken soru şu: Biz bu aynanın neresindeyiz? Sadece izleyenler arasında mı, yoksa ışığı yansıtmak için bedel ödeyenler arasında mı?

 

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...