Ana içeriğe atla

Yapay Zekâ Çağında Büyük Yol Ayrımı: Özgürlük mü, Yeni Bir Kölelik mi?

 


Tarih tekerrür ediyor: Dünya devasa bir eşikten geçerken, toplumun %90’ı her zamanki o derin uyuşukluğuyla olup biteni sadece seyrediyor. Biraz "kafası çalışan" herkes yapay zekânın gelir paylaşımını, çalışanları nasıl yerle bir edeceğini tartışırken; kitlelerin büyük çoğunluğu bu teknolojiyi akşam yemeği tarifi sormak, burç yorumu okumak, sohbet geresinimlerini karşılamak ya da fotoğraflarını düzeltmek için kullanıyor. İnsanlık, kendi geleceğinin anahtarını elinde tutan bu gücü magazinleştirerek tüketirken, arka planda mülkiyetin ve emeğin tanımı sonsuza dek değişiyor. Yapay zekâ tartışmaları iki uçurumun arasında sıkışmış durumda: Bir tarafta teknolojik bir cennet vaat eden "mucize" anlatıları, diğer tarafta ise robotların işimizi elimizden alacağı "felaket" senaryoları. Oysa asıl mesele ne mucize ne de felaket. Asıl mesele: Mülkiyet.

Siz bu değişimin neresindesiniz? Seyirci koltuğunda mı, yoksa masada mı?

1. Sorun Algoritmalar Değil, Tapu Kayıtlarıdır

Yapay zekâ sadece bir araçtır. Onu özgürleştirici ya da yıkıcı yapan şey, hangi ekonomik yapının içinde nefes aldığıdır. Eğer üretim araçları —yani bugün için algoritmalar, devasa veri merkezleri ve bulut altyapıları— dar bir sermaye grubunun tekelindeyse, verimlilik artışı toplumsal refaha değil, tarihin gördüğü en büyük servet yoğunlaşmasına, gelir adaletsizliğine dönüşür.

Bugün kendimize sormamız gereken soru şu değil: "Yapay zekâ işimi elimden alacak mı?" Asıl soru şu: "Yapay zekânın yarattığı devasa değer kime ait olacak?"

2. "Yaşamak İçin Çalışmak" Paradigmasının Çöküşü

Kapitalist modernite, yüzyıllardır insan onurunu "üretkenlik" ile eşitledi: Çalışmayan değersizdir, üretmeyen hak etmez.

Ancak yapay zekâ ile birlikte insanlık tarihinde ilk kez, temel ihtiyaçları karşılamak için tüm nüfusun tam zamanlı çalışmasına ihtiyaç duyulmayan bir üretim kapasitesine ulaşıyoruz. Projeksiyonlar, işgücünün sadece %20’sinin tüm insanlığa yetecek üretimi yapabileceğini gösteriyor.

Bu noktada "yaşamak için çalışmak zorunludur" önermesi, ekonomik bir gereklilik olmaktan çıkıp ideolojik bir dayatmaya dönüşür. Eğer üretim kapasitesi artarken yoksulluk sürüyorsa, sorun kıtlık değil; bölüşüm rejimidir.

3. Bu Refah Hepimizin Mirası

Yapay zekâ şirketlerinin yarattığı değer, sadece birkaç dahi girişimcinin eseri değildir. Bu sistemler;

  • Kamu fonlarıyla finanse edilen araştırmalar,
  • Kamusal eğitimle yetişmiş mühendisler, programcılar
  • En önemlisi: Milyarlarca insanın binlerce yıl boyunca ürettiği kolektif veri (dil, sanat, bilgi) üzerine inşa edilmiştir.

Sadece toplumsal hayata katılmak, konuşmak, yazmak ve tüketmek bile sistem için bir katma değer üretir. Bu yüzden, ortaya çıkan kârın sadece sermaye sahiplerine gitmesi etik olarak kusurludur. Artık şu modelleri "ütopya" rafından indirip masaya koymanın vaktidir:

  • Evrensel Temel Gelir: Yaşam hakkının ücretten koparılması.
  • Otomasyon Vergisi: Robotların ve yazılımların yarattığı değerden alınan toplumsal pay.
  • Veri Egemenliği: Veri sağlayan kitlelerin yaratılan gelirden pay alması.

4. Şirket Etikleri mi, Demokratik Denetim mi?

Yapay zekâ sadece banka hesabımızı değil; kredi notumuzu, işe alım süreçlerimizi ve hatta hangi haberi göreceğimizi belirliyor. Bu kadar geniş bir gücün etik sınırlarını sadece şirketlerin insafına bırakmak, demokratik bir intihardır.

Üniversiteler, sendikalar ve sivil toplum, algoritmik yönetim süreçlerinde fiilen söz sahibi olmalıdır. Aksi halde "etik", pazarlama stratejisinden öteye geçemez.

5. Devletin Yeni Görevi: Sosyal Devleti Güncellemek

Sanayi Devrimi nasıl ki "Sosyal Devlet" kavramını doğurduysa, Yapay Zekâ Devrimi de bu yapının yeniden tasarlanmasını zorunlu kılıyor. Eğer devletler;

  1. Tekelleşmeyi sınırlamaz,
  2. Sosyal güvenlik sistemini "ücretli emek" dışına taşımaz,
  3. Gelir dağılımını güncellemezse; Teknolojik ilerleme sadece kaos ve siyasal radikalleşme üretecektir. Teknoloji tarafsız olabilir ama eşitsizlik asla tarafsız değildir.

 

Sonuç: İnsan Onuru İçin Yeni Bir Sözleşme

Yapay zekâ insanın çalışma biçimini kökten değiştirecek. Bu artık teknik bir mesele değil, politik bir tercihtir. İnsanlık ilk kez şu muazzam imkânla karşı karşıya: Çalışma zorunluluğunu değil; çalışmanın anlamını, ne zaman ve neden gerekli olduğunu yeniden tartışmak.

Yaşam hakkını bir bordroya bağlı olmaktan kurtaracak yeni bir toplumsal sözleşme inşa edebilecek miyiz? Yoksa bolluk içinde yaratılan bir kıtlığın kurbanı mı olacağız?

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...