Ana içeriğe atla

Kimse Kimseyi Anlayamaz

 



Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu:

Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor.

Evet,çok acı ama kimse kimseyi anlamıyor.

Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır:

“Beni biri gerçekten anlasın.”

Ama acı gerçek şudur; kimse kimseyi gerçekten anlayamaz. İnsanlar çoğu zaman kendi çıkarları koşutunda sadece “anlamış gibi” görünür. Öyle ya, hiçbir insan, bir diğerinin zihnine giremez. Hiç kimse bir başkasının çocukluğunu, travmalarını, korkularını, arzularını, bastırılmış öfkesini, eksik kalmış sevgisini birebir deneyimleyemez. Aynı cümle, herkesin zihninde başka bir gerçeğe, düşünceye, veya hikayeye dönüşür. Bu yüzden günümüzde herkes konuşuyor ama kimse duymuyor. Herkes fikir belirtiyor ama kimse anlamaya çalışmıyor. İnsanlar cevap vermek için dinliyor; anlamak için değil.

“Seviyorum” dersin; birisi bunu güven olarak algılar, diğeri terk edilme korkusu duyar.

“Özgürlük” dersin; birinin zihninde adalet canlanır, diğerinin zihninde kaos.

“Vatan” dersin; kimisi için anımsanan çocukluk kokusudur, kimisi için ırkçı bir propaganda.

Gerçek şu ki, siz konuşurken insanlar kelimelerinizi değil, kendi geçmişlerini dinler.Kurduğunuz cümlelere sadece anlam yüklemekle yetinmezler; çocukluklarını, korkularını, travmalarını, özlemlerini ve kırılmış yanlarını da eklerler.Bu yüzden, iletişim dediğimiz şey çoğu zaman iki bilinç arasındaki gerçek bir temastan ziyade birbirine ulaşamayan iki iç dünyanın karşılıklı mücadelesidir. Bu yüzden tartışmalar sonuçsuzdur. Bu yüzden insanlar aynı masada oturup birbirlerinden kilometrelerce uzak olabilir. Bu yüzden bir insanla yıllarca yaşar ama onu hiç tanımadığını bir gecede fark ederiz. Bu yüzden gerçekten anlaşılmak, neredeyse mucizevi bir deneyimdir.

Diğer yanda, kendimizi anlatmak için sığındığımız tek araç olan dil, sandığımız kadar güçlü değildir. Biz dili hakikati bütünüyle aktaran kusursuz bir araç olarak görürüz ama o düşünceyi dışavurmada hep eksik kalır. Çünkü  iç dünyamızın özelliklere bilinçdışımızın büyük kısmı zaten kelimelere dönüşemez:

Bazı acılar anlatılamaz. Bazı sevgiler açıklanamaz. Bazı kırılmalar dile getirilemez.

Belki de insanın trajedisi dilde başlar: İçinde okyanuslar taşıyıp, bunları birkaç kelimeyle anlatmaya çalışmasında.Ve belki olgunluk dediğimiz şey de kimsenin seni bütünüyle anlayamayacağını kabul etmek ve buna rağmen konuşmaya, sevmeye ve temas kurmaya devam etmektir.

Öyle ki, insan tamamen anlaşılmasa da, bazen hissedilebilir. Ve belki bu dünyada gerçek yakınlığın tek biçimi karşındakini anlamak değil hissetmektir .

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan menfaat Devşirmek: Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...