Ana içeriğe atla

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

 



Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı.

Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir.

Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri

En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gösterebilmeleri. Yüzleri kızarmadan, kapatılan birimlerin, işsiz kalan insanların ve eritilen sermayelerin üzerinden birer "kariyer gurusu" edasıyla ders vermeleri.

Bir profesyonelin en büyük sermayesi dürüstlüğüdür. Ancak bugünün dijital vitrininde, dürüst bir muhasebe yapmak yerine, enkazın üstüne parlak bir ışık tutup oradan "ilham" devşirmek daha çok prim yapıyor. Hafızası kısa olan kitleler alkışlıyor, özgüveni tavan yapmış liyakatsizler ise yeni koltuklarına kuruluyor.

Geriye tek bir soru kalıyor: Gerçekten çalışan, gerçekten üreten ve hata yaptığında sorumluluk alabilen o "azınlık" ne zaman bu sahnenin asıl sahibi olacak? Yoksa biz, enkaz bırakanların parlak hikâyelerini sonsuza kadar "başarı" diye mi dinleyeceğiz?

Stratejik Exit mi, Bildiğin YanlışYatırım mı?

Garip bir illüzyonun içindeyiz. Bir şirketi batırmak, milyarlarca liralık zarara imza atmak artık bir kariyer sonu değil; aksine "danışmanlık" koltuğu için en güçlü referans sayılıyor. Özgeçmişlerde bilançoların yerini niyetler, gerçek rakamların yerini ise parlatılmış hikâyeler aldı.

Bu çağın yeni kahramanlarının ortak bir özelliği var: Çok konuşup hiç okumuyorlar. Dağarcıkları, yaklaşık beş yüz kelimelik, son kullanma tarihi asla geçmeyen bir klişe havuzundan ibaret: "Vizyon", "strateji", "insan odaklılık", "disruptive düşünmek"...

Şirket mi battı? Hiç sorun değil. Onlara göre bu bir yıkım değil, paha biçilemez bir "öğrenme süreci." Beyefendi, artık var olmayan bir şirketi anlatırken hâlâ yetkinlikten bahsedebiliyor. Hanımefendi, yönetemediği için elden çıkarılan kurumu bir "başarı yolculuğu" olarak pazarlayabiliyor.

  • İflas mı? Hayır, "öğrenilmiş dersler."
  • Satış mı? Hayır, "stratejik exit."

Seçici Hafıza: Linkedin’in Altın Kuralı

Bu "yıldız" isimlerin kariyer hikâyelerinde devasa bir boşluk var. Nasıl işe girdiklerini saatlerce anlatıyorlar ama o koltuktan neden kalktıklarını asla duyamazsınız. Yükseliş basamaklarını tek tek sayıyorlar; fakat geride bıraktıkları borçları, kapatılan fabrikaları ve kapı önüne konan insanları LinkedIn’in "parlak" arayüzüne sığdıramıyorlar.

Çünkü modern kariyer dünyasında ayakta kalmanın ilk şartı: Hafızanın seçici olması.

Gençlere Sunulan Zehirli İlham

Asıl tehlikeli olan, bırakılan enkazın gençlere "başarı" diye servis edilmesi. Liyakat, derin uzmanlık ve gerçek emek gibi kavramlar artık "demode" sayılıyor. Gençlere verilen mesaj net: Doğru bağlantıları kur, doğru masaya otur, doğru soyadını yanına al; gerisi zamanlama meselesi.

Bu dünyada yetenek, yerini ağ kurma becerisine (networking) bıraktı. Vizyonlar ödünç, öngörüler defalarca batmış olsa da özgüven sarsılmaz. Çünkü bu ekosistemde özgüven, somut sonuçlardan, nesnel bilgiden tamamen bağımsız bir yakıtla çalışıyor.

Gerçekten Başarılı Olanlar Nerede?

LinkedIn’in belki de en büyük başarısı bu: Başarısızlığı öyle güzel ambalajladı ki, artık kimse paketin içindeki çürümüşlükle ilgilenmiyor. Enkazın üstüne havalı bir başlık atılıyor, üç beş etiket ekleniyor ve "ilham verici bir dönüşüm hikâyesi" olarak ana sayfamıza düşüyor.

Geriye tek bir soru kalıyor: Piyasada bu kadar çok "başarısız uzman" varken, gerçekten başarılı olanlar nerede?

Cevap muhtemelen çok basit: Muhtemelen şu an çalışıyorlar. Hikâye uydurmaya, enkaz parlatmaya ve "ilham" pazarlamaya vakitleri olmadığı için onları pek göremiyoruz.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...