Ana içeriğe atla

Epstein Dosyası: Küresel Sistemin Kara Aynası


 

Jeffrey Epstein olayı, yalnızca münferit bir suç ağının ya da bireysel bir sapkınlığın ifşası olarak okunamaz. Bu dosya; ataerkil, erkek egemen ve derin bir ikiyüzlülükle örülmüş "ahlak" anlayışının küresel ölçekte nasıl sistematik bir mimariye dönüştüğünün en somut kanıtıdır. Epstein vakası, sistemin işleyişinde bir hata ya da bir "anomali" değil; aksine sistemin bizzat beslediği, koruduğu ve ödüllendirdiği bir yapının doğal sonucudur.

Bugün dev holdinglerden akademiye, devlet bürokrasisinden medya kuruluşlarına kadar her kamusal alanda kadın; hâlâ eşit bir özne olarak değil, güç oyunlarında bir takas aracı, bir temsil unsuru ya da cinsel bir nesne olarak konumlandırılmaktadır. Resmî söylemlerde "liyakat" ve "eşitlik" kavramları yüceltilse de, kariyer basamakları ve terfi mekanizmaları hâlâ bu erkek egemen gölgenin altında, kapalı kapılar ardında şekillenmektedir.

Epstein dosyasının asıl dehşet verici yönü, bu yozlaşmanın küresel elitler düzeyinde nasıl kurumsallaştığını göstermesidir. Siyasetçiler, finans devleri ve "saygın" kanaat önderleri, kamusal alanda aile değerleri ve ahlak üzerine nutuklar atarken; perde arkasında kadın bedenini bir iktidar ve çıkar enstrümanına dönüştüren aynı karanlık zihniyetin paydaşı olmuşlardır. Burada ikiyüzlülük bireysel bir karakter kusuru değil, sistemin temel işletim sistemidir.

Kadınlar için bu tablo çok daha ağır bir varoluş mücadelesini temsil eder. Bir kesim, bu devasa çarkın içinde ezilmemek veya yükselebilmek için sistemin beklentilerine uyum sağlamaya zorlanırken; bir diğer kesim ekonomik güvencesini kaybetme tehdidiyle bu yapıya eklemlenmektedir. Güç dengelerinin bu denli asimetrik olduğu bir zeminde, "rıza" kavramı romantik bir yanılsamadan ibaret kalmakta ve gerçek anlamını yitirmektedir.

Ataerkil düzen yalnızca sömürmekle kalmaz; aynı zamanda bu sömürüyü görünmez kılar, normalleştirir ve itiraz edenleri "sistem dışına" iterek cezalandırır. Epstein dosyasının yıllarca örtbas edilmesi ve ancak devasa bir kamuoyu basıncıyla çatlak vermesi, ahlaki çürümenin ne kadar derin ve kurumsal bir zırhla korunduğunu ispatlamaktadır.

Epstein’in nasıl öldüğü ya da kimler tarafından susturulduğu sorusu, asıl canavarı gizleyen bir sis perdesidir. Bugün asıl sormamız gereken şudur: Modern dünya, bu vahşeti mümkün kılan o "saygın" erkek egemen ahlakıyla gerçekten hesaplaşacak kadar cesur mu? Yoksa sistem, kendi bekası için birkaç kurbanı feda edip, aynı iğrenç düzeni yeni aktörlerle yürütmeye devam mı edecek? Şunu unutmamalıyız: Epstein bir son değil, bir semptomdur. Ve eğer bu iltihaplı yapının köklerine inilmezse, bugün adalet diye sunulan her hamle, yarınki daha büyük felaketlerin sadece makyajı olacaktır. Bu dosya kapansa bile, o görkemli malikanelerin duvarlarında asılı kalan çığlıklar, biz sistemi temelinden sarsana dek susmayacaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...