Ana içeriğe atla

Acı, Yaratıcılığın Kökleri

 


Günümüz dünyasında insan, sürekli mutlu olması, “anı yaşayıp tadını çıkarması” gereken bir varlık gibi betimleniyor. Acıdan kaç, sorgulama; yeter ki tüketmeye devam et… Mutluluğu bir yaşam hali değil, satın alınabilir bir ürün gibi pazarlayan bu sistem, sahte bir “iyi hissetme zorunluluğu” icat etti. Sosyal medyanın cilalı görüntüleri, kitapçılardaki kişisel gelişim raflarındaki içi boş vaazlar ve “pozitif kalmak” adına dayatılan yüzeysel öğütler… Hepsi insanı yaşamın gerçekliğinden, özünden uzaklaştırıyor. Acıyı yok sayan bu söylemler, insanı kırılganlaştırıyor; çünkü acıdan arındırılmış bir hayat, gerçekte yaşamın kendisinden arındırılmış bir hayattır.

Acı, insan yaşamının kaçınılmaz gerçeği. Ondan hiç nasibini almamış bir insan var mıdır, bilinmez. Ama acıyı ve yaşamdaki işlevini anlamadan, bu duygunun dünyayı ve insanlığı nasıl dönüştürdüğünü tam olarak kavrayamayız.

Şükrü Erbaş, Ömür Hanımla Güz Konuşmaları’nda acının insana dair en temel duygu olduğunu hatırlatır:

“Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen, umutsuzluğu yaşamayan insan; mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu?”

Arthur Miller da aynı hakikate parmak basar: “Mesele acıyı geri almak ya da dünyadan yok etmek değil; onun sayesinde hayatımıza bilgi katmaktır.”

Gerçekten de, acıyı hiç yaşamamış biri, mutluluğun ve umudun değerini ne kadar anlayabilir? Acı yoksa, insan deneyimi kaçınılmaz biçimde eksik kalmaz mı?.

Tarih boyunca büyük uygarlıkların, sanatsal,sosyal ve bilimsel atılımların ardında hep acı, sıkıntı ve zorlukların yoğurduğu bir insanlık hikâyesi vardır. Sümerlerin tarihin ilk destanı olan Gılgamış Destanı’nda işlenen acı, insanın faniliği karşısındaki derin sızının, çaresizliğin ifadesidir. Gılgamış’ın ölümsüzlük arayışı, yalnızca bireysel bir trajedi değil; insanlığın anlam arayışının kadim yankısıdır.

Antik Yunan trajedisi, Rönesans’ın dönüşen dünyası, Van Gogh’un sarsıntıları, Dostoyevski’nin ruh çalkantıları, Attila İlhan’ın içe bükülen sesi… Hepsi acının şekillendirdiği düşünsel üretimin farklı yüzleridir.

Yaratıcılığın Köprüsü

Duygusallık ve acı, insanın dünyayla kurduğu en kuvvetli bağdır. Bazen melankoliye sürükler, bazen kalbi çatlatır; ama çoğu zaman idealizmin ve yaratıcılığın tam merkezinde yer alır. Sanatın ve hayal gücünün en parlak kıvılcımları, çoğu kez acının insanın içine içten içe işlendiği anlarda doğar.

Goethe, Genç Werther’in Acıları’nı yazarken kendi yarasını evrensel bir yaraya dönüştürdü. Beethoven, duyamadığı sesleri  zihnin dehlizlerinde şekillendirerek insanlığın duyduğu en görkemli senfonilere çevirdi.
İkisi de acıyı yük değil, yaratmanın, yaratıcılığın  hammaddesi saydılar. Çünkü bazen insan, en karanlık sancılarından bile ışığa benzeyen bir şey yaratabilir.

Acıyı Engellemek mi, Ondan Öğrenmek mi?

Günümüz insanı acıyı ortadan kaldırmaya, ondan kaçmaya eğilimli. Oysa Miller’in de işaret ettiği gibi, mesele acıyı yok etmek değil; onu anlamak ve ondan öğrenmektir. Acı, insanı büyüten, derinleştiren, empatiyi mümkün kılan öğretmendir.

Acıyla yüzleştiğimizde, onu anlamlandırıp dönüştürebildiğimizde hem birey olarak hem de uygarlık olarak gelişiriz. Tarihin ve sanatın gösterdiği gibi, insanlığın en büyük yaratımları çoğu zaman acının işlenmiş hâlinden doğmuştur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...