Sevişmek yoksa bedenin arzusu, aşk yoksa zihnin heyecanı, tutku yoksa hayatın ateşi, arayan-soran yoksa başkasının hayatındaki yerin; umut da yoksa geleceğe uzanan bağın eksiliyor. İnsan bir noktada kendine şu soruyu soruyor: “Peki beni yarına bağlayan ne?” Kim bilir belki de anlam, bütün bunların yokluğunda ortaya çıkandır. Bir insanın seni aramasıyla değil, senin hâlâ birini arayabilme kapasitenle; âşık olmanla değil, hâlâ sevebilecek bir yanının kalmış olmasıyla; tutkunun varlığıyla değil, hayata karşı duyduğun merakla ilgili olabilir. Ve bazen geriye sadece şu kalır: Kendin. Bu az bir şey değil. Çünkü insanın hayatındaki bütün ilişkiler, arzular ve umutlar çekildiğinde geriye kalan kişiyle ne yapabildiği, belki de anlamın en çıplak hâlidir. Ama itiraf edeyim: “Bunların hiçbiri yoksa hayatın anlamı nedir?” sorusunun kolay ve teselli edici bir cevabı yok. Belki de anlam bulunmaz; yeniden kurulur.
Dünya tarihi süresince ezilen tüm kesimler gibi LGBT bireyleri de cinsel yönelimlerini özgürce yaşayabilmek için mücadele etmek zorunda kaldılar. LGBT direnişini resmileştiren ve LGBT Onur Yürüyüşlerinin önünü açan olay STONEWALL direnişidir… Eşcinselliğe karşı düşmanlıkla, korkuyla ve cehaletle dolmuş bir toplumda, barlar dışında geylerin, lezbiyenlerin sosyalleşmek için gidebileceği umumi mekanlar yoktu. Ne var ki, barlar, aynı zamanda gey ve lezbiyenlerin polis ve diğer yetkililerce taciz edildikleri aşağıladıkları yerler anlamına da geliyordu. Stonewall New York'da, karanlık, 2 içki tezgahı bir müzik kutusu bulunan, sokakta yaşayan geylerin, çarka çıkan adamların ve çene çalan lezbiyenlerin bir araya geldiği bir bardı. Musluğu bile bulunmayan barda bulaşıklar içinde deterjanlı su bulunan bir leğende yıkanıyordu. O dönemde geylere hizmet veren birçok yerde olduğu gibi barın sahibi Şişko Tony mekanın şehir yasalarına ihlal gerekçesiyle kapatılmaması...