Tarih tekerrür ediyor: Dünya devasa bir eşikten geçerken, toplumun %90’ı her zamanki o derin uyuşukluğuyla olup biteni sadece seyrediyor. Biraz "kafası çalışan" herkes yapay zekânın gelir paylaşımını, çalışanları nasıl yerle bir edeceğini tartışırken; kitlelerin büyük çoğunluğu bu teknolojiyi akşam yemeği tarifi sormak, burç yorumu okumak, sohbet geresinimlerini karşılamak ya da fotoğraflarını düzeltmek için kullanıyor. İnsanlık, kendi geleceğinin anahtarını elinde tutan bu gücü magazinleştirerek tüketirken, arka planda mülkiyetin ve emeğin tanımı sonsuza dek değişiyor. Yapay zekâ tartışmaları iki uçurumun arasında sıkışmış durumda: Bir tarafta teknolojik bir cennet vaat eden "mucize" anlatıları, diğer tarafta ise robotların işimizi elimizden alacağı "felaket" senaryoları. Oysa asıl mesele ne mucize ne de felaket. Asıl mesele: Mülkiyet. Siz bu değişimin neresindesiniz? Seyirci koltuğunda mı, yoksa masada mı? 1. Sorun Algoritmalar Değil, Tapu Kayıtlar...
Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür, tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık? Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...