Modern dünyanın ailede, okulda ve iş yerinde bize fısıldadığı en güçlü söylem şu: “Başarılı olmak istiyorsan, diğerlerinden daha iyi olmalısın.” İlk bakışta masum, hatta motive edici görünen bu cümle; aslında hayatın her hücresine sızan derin bir rekabet kültürünün özeti. Bu kültür sadece eğitim sistemiyle sınırlı kalmıyor; iş hayatından sosyal ilişkilere, ekonomiden bireysel psikolojiye kadar uzanan geniş bir alanda insanı insana yabancılaştıran bir düzen inşa ediyor. Eğitimle başlayan bu süreçte çocuklara, birlikte başarmanın değil, "tek başına" öne çıkmanın kutsal olduğu öğretiliyor. Dayanışma bir kenara itilirken, yardımlaşma neredeyse bir “zayıflık” gibi algılanıyor. Ancak asıl tehlike, bu zihniyetin okul duvarlarını aşarak bireyin tüm yaşamını belirleyen bir dünya görüşüne dönüşmesidir. Gündelik yaşamda bunun somut yansımalarını her an görüyoruz: İş Hayatında: Ortak hedef için çalışan ekip arkadaşları, birbirinin açığını kollayan rakiplere dönüşüyor. Bilgi ...
Sabah uyandığımda aynaya baktığında gördüğüm kişi gerçekten ben miyim, yoksa başkalarının benim üzerime yapıştırdığı etiketlerin bir toplamı mı? Dünya bugün devasa bir "aynalar labirenti" gibi. Ama bu aynaların hiçbiri düz değil; kimi beni olduğumdan zayıf gösteriyor, kimi olduğumdan cüce, kimi ise dev. Osho’nun dediği gibi; birisi geliyor "Çok zekisin" diyor, kendimizi dahi sanıyoruz. Bir başkası "Yetersizsin" diyor, bir anda yerin dibine giriyoruz. Hayatımızı, bu aynalardaki görüntümüzü düzeltmeye çalışarak, yani başkalarının fikirlerine "bağımlı" bir köle olarak harcıyoruz. Geçen ay Urla'da bir arkadaşımın evinde, etnik kimlikler üzerinden kimsenin kimseyi ikna edemeyeceği bir tartışmaya tanıklık ettim. Taraflardan hiçbiri şu can alıcı soruları sormadı: "Bu etnik kimlikler, ülke sınırları, diller neden çıktı? İnsanlar neden böyle binlerce farklı parçaya ayrıldı? Bu bölünmüşlüğün gerçek nedenleri ne?" Bu soruları sormak y...