Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Anlam

Sevişmek yoksa bedenin arzusu, aşk yoksa zihnin heyecanı, tutku yoksa hayatın ateşi, arayan-soran yoksa başkasının hayatındaki yerin; umut da yoksa geleceğe uzanan bağın eksiliyor.  İnsan bir noktada kendine şu soruyu soruyor: “Peki beni yarına bağlayan ne?” Kim bilir belki de anlam, bütün bunların yokluğunda ortaya çıkandır. Bir insanın seni aramasıyla değil, senin hâlâ birini arayabilme kapasitenle; âşık olmanla değil, hâlâ sevebilecek bir yanının kalmış olmasıyla; tutkunun varlığıyla değil, hayata karşı duyduğun merakla ilgili olabilir. Ve bazen geriye sadece şu kalır: Kendin. Bu az bir şey değil. Çünkü insanın hayatındaki bütün ilişkiler, arzular ve umutlar çekildiğinde geriye kalan kişiyle ne yapabildiği, belki de anlamın en çıplak hâlidir. Ama itiraf edeyim: “Bunların hiçbiri yoksa hayatın anlamı nedir?” sorusunun kolay ve teselli edici bir cevabı yok. Belki de anlam bulunmaz; yeniden kurulur.
En son yayınlar

Onur Yürüyüşü ve Stonewall Ayaklanması

Dünya tarihi süresince ezilen tüm kesimler gibi LGBT bireyleri de cinsel yönelimlerini özgürce yaşayabilmek için mücadele etmek zorunda kaldılar. LGBT direnişini resmileştiren ve LGBT Onur Yürüyüşlerinin önünü açan olay STONEWALL direnişidir…  Eşcinselliğe karşı düşmanlıkla, korkuyla ve cehaletle dolmuş bir toplumda, barlar dışında geylerin, lezbiyenlerin sosyalleşmek için gidebileceği umumi mekanlar yoktu. Ne var ki, barlar, aynı zamanda gey ve lezbiyenlerin polis ve diğer yetkililerce taciz edildikleri aşağıladıkları yerler anlamına da geliyordu. Stonewall New York'da, karanlık, 2 içki tezgahı bir müzik kutusu bulunan, sokakta yaşayan geylerin, çarka çıkan adamların ve çene çalan lezbiyenlerin bir araya geldiği bir bardı. Musluğu bile bulunmayan  barda bulaşıklar içinde deterjanlı su bulunan bir leğende yıkanıyordu. O dönemde geylere hizmet veren birçok yerde olduğu gibi barın sahibi Şişko Tony mekanın şehir yasalarına ihlal gerekçesiyle kapatılmaması...

Kimse Kimseyi Anlayamaz

  Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu: Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor. Evet, çok acı ama kimse kimseyi  anlamıyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını, anlaşıldığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır: “Beni biri gerçekten anlasın.” Ama acı gerçek şudur;  kimse kimseyi gerçekten...

Rekabetle Yozlaşan İnsanlık: Eğitimden Gündelik Yaşama Uzanan Çürüme

  Modern dünyanın ailede, okulda ve iş yerinde bize fısıldadığı en güçlü söylem şu: “Başarılı olmak istiyorsan, diğerlerinden daha iyi olmalısın.” İlk bakışta masum, hatta motive edici görünen bu cümle; aslında hayatın her hücresine sızan derin bir rekabet kültürünün özeti. Bu kültür sadece eğitim sistemiyle sınırlı kalmıyor; iş hayatından sosyal ilişkilere, ekonomiden bireysel psikolojiye kadar uzanan geniş bir alanda insanı insana yabancılaştıran bir düzen inşa ediyor. Eğitimle başlayan bu süreçte çocuklara, birlikte başarmanın değil, "tek başına" öne çıkmanın kutsal olduğu öğretiliyor. Dayanışma bir kenara itilirken, yardımlaşma neredeyse bir “zayıflık” gibi algılanıyor. Ancak asıl tehlike, bu zihniyetin okul duvarlarını aşarak bireyin tüm yaşamını belirleyen bir dünya görüşüne dönüşmesidir. Gündelik yaşamda bunun somut yansımalarını her an görüyoruz: İş Hayatında: Ortak hedef için çalışan ekip arkadaşları, birbirinin açığını kollayan rakiplere dönüşüyor. Bilgi ...

Kimin Hayatını Yaşıyorum?

  Sabah uyandığımda aynaya baktığında gördüğüm kişi gerçekten ben miyim, yoksa başkalarının benim üzerime yapıştırdığı etiketlerin bir toplamı mı? Dünya bugün devasa bir "aynalar labirenti" gibi. Ama bu aynaların hiçbiri düz değil; kimi beni olduğumdan zayıf gösteriyor, kimi olduğumdan cüce, kimi ise dev. Osho’nun dediği gibi; birisi geliyor "Çok zekisin" diyor, kendimizi dahi sanıyoruz. Bir başkası "Yetersizsin" diyor, bir anda yerin dibine giriyoruz. Hayatımızı, bu aynalardaki görüntümüzü düzeltmeye çalışarak, yani başkalarının fikirlerine "bağımlı" bir köle olarak harcıyoruz. Geçen ay Urla'da bir arkadaşımın evinde, etnik kimlikler üzerinden kimsenin kimseyi ikna edemeyeceği bir tartışmaya tanıklık ettim. Taraflardan hiçbiri şu can alıcı soruları sormadı: "Bu etnik kimlikler, ülke sınırları, diller neden çıktı? İnsanlar neden böyle binlerce farklı parçaya ayrıldı? Bu bölünmüşlüğün gerçek nedenleri ne?" Bu soruları sormak y...

Anonim Kalma Hakkını Yasaklamak: Demokrasinin Işığını Söndürmektir

  Adalet Bakanlığı’nın sosyal medyada anonim hesapların kapatılmasına yönelik kararı, yalnızca teknik bir düzenleme değildir; demokrasinin sinir uçlarına dokunan siyasal bir tercihtir. Çünkü anonimlik, dijital çağda ifade özgürlüğünün en kırılgan ama en hayati zırhıdır. Demokrasi, çoğunluğun yönetimi kadar azınlığın korunması rejimidir. Güç karşısında kırılgan olanın, işini, güvenliğini ya da toplumsal statüsünü kaybetme riski taşıyanın konuşabilmesi için bazen adını saklaması gerekir. Tarih boyunca muhbirler, insan hakları savunucuları ve otoriter eğilimlere karşı direnenler çoğu zaman anonim kalmak zorunda kalmıştır. Anonimliği ortadan kaldırmak, yalnızca “kötü niyetli hesapları” değil, aynı zamanda korku ikliminde nefes almaya çalışan sıradan yurttaşı da susturur. Anonimlik Hakkının Hukuki Zemini Anonimlik, anayasalarda çoğu zaman açık bir başlık olarak yer almaz; ancak ifade özgürlüğü ve özel hayatın korunması hakkının doğal uzantısıdır. Türkiye’de Anayasa’nın 20. maddesi...

Yapay Zekâ Çağında Büyük Yol Ayrımı: Özgürlük mü, Yeni Bir Kölelik mi?

  Tarih tekerrür ediyor: Dünya devasa bir eşikten geçerken, toplumun %90’ı her zamanki o derin uyuşukluğuyla olup biteni sadece seyrediyor. Biraz "kafası çalışan" herkes yapay zekânın gelir paylaşımını, çalışanları nasıl yerle bir edeceğini tartışırken; kitlelerin büyük çoğunluğu bu teknolojiyi akşam yemeği tarifi sormak, burç yorumu okumak, sohbet geresinimlerini karşılamak ya da fotoğraflarını düzeltmek için kullanıyor. İnsanlık, kendi geleceğinin anahtarını elinde tutan bu gücü magazinleştirerek tüketirken, arka planda mülkiyetin ve emeğin tanımı sonsuza dek değişiyor. Yapay zekâ tartışmaları iki uçurumun arasında sıkışmış durumda: Bir tarafta teknolojik bir cennet vaat eden "mucize" anlatıları, diğer tarafta ise robotların işimizi elimizden alacağı "felaket" senaryoları. Oysa asıl mesele ne mucize ne de felaket. Asıl mesele: Mülkiyet. Siz bu değişimin neresindesiniz? Seyirci koltuğunda mı, yoksa masada mı? 1. Sorun Algoritmalar Değil, Tapu Kayıtlar...