Ana içeriğe atla

Kimin Hayatını Yaşıyorum?

 



Sabah uyandığımda aynaya baktığında gördüğüm kişi gerçekten ben miyim, yoksa başkalarının benim üzerime yapıştırdığı etiketlerin bir toplamı mı?

Dünya bugün devasa bir "aynalar labirenti" gibi. Ama bu aynaların hiçbiri düz değil; kimi beni olduğumdan zayıf gösteriyor, kimi olduğumdan cüce, kimi ise dev. Osho’nun dediği gibi; birisi geliyor "Çok zekisin" diyor, kendimizi dahi sanıyoruz. Bir başkası "Yetersizsin" diyor, bir anda yerin dibine giriyoruz. Hayatımızı, bu aynalardaki görüntümüzü düzeltmeye çalışarak, yani başkalarının fikirlerine "bağımlı" bir köle olarak harcıyoruz.

Geçen ay Urla'da bir arkadaşımın evinde, etnik kimlikler üzerinden kimsenin kimseyi ikna edemeyeceği bir tartışmaya tanıklık ettim. Taraflardan hiçbiri şu can alıcı soruları sormadı: "Bu etnik kimlikler, ülke sınırları, diller neden çıktı? İnsanlar neden böyle binlerce farklı parçaya ayrıldı? Bu bölünmüşlüğün gerçek nedenleri ne?" Bu soruları sormak yerine, saatlerce birbirlerine duvar ördüler. Mutlaka siz de fark etmişsinizdir: Ne zaman adil bir dünya, insanca bir yaşam veya gerçek bir uzlaşı konuşulacak olsa, bir yerlerden bir gürültü kopuyor. Birileri hemen "ama o şucu", "bu bucu" diyerek suyu bulandırıyor.

Bu kakofoni (ses karmaşası) tesadüf değil. Çünkü kendi içinde bölünmüş, sürekli birileriyle kavga eden, başkalarının ne diyeceğinden korkan bir insanı yönetmek çok kolaydır. Uzlaşamayan insanlar, her zaman bir "hakeme" ihtiyaç duyar. Ve o hakemler, genellikle sizin iyiliğinizi değil, kendi düzenlerinin devamını isterler.

Karşıtlıklar: Bir Gelişim Motoru mu, Yoksa Bir Engel mi?

Normalde farklılıklarımız hayattaki en büyük zenginliğimiz olmalıydı. Bir Hristiyan ile bir Müslüman’ın, bir zengin ile bir fakirin, bir genç ile bir yaşlının, bir kadınla erkeğin bakış açısı birbirini beslemeli, ortak bir "adalet" ve "dünya görüşü" zemininde buluşmalıydı.

Ancak bugün bu karşıtlıklar, bizi ileriye taşıyan bir itki olmak yerine, aramıza örülen duvarlara dönüştü. Neden mi?

  • Genç ve Yaşlı: Kuşak çatışması adı altında birbirimize sağır edildik. Genç "eskimiş" dedi, yaşlı "saygısız" dedi. Birileri yaşlı insanların neyi yapabileceği, yapamacağına karar verdi. Oysa gençlerin enerjisiyle yaşlının tecrübesi birleşse, gerçek bir bilgelik doğacaktı.
  • Zengin ve Fakir: Aradaki uçurum sadece para değil, bir "onay" savaşına dönüştü. Fakir, zenginin yaşam tarzına imrenerek kendi değerini unuttu; zengin ise sadece sahip olduklarıyla "değerli" olduğunu sandı.
  • İnançlar ve Kimlikler: "Benim doğrum, benim tarım senin doğrunu, senin tanrını döver" kavgasına tutuşturulduk
  • Kadın ve Erkek: Hayatın iki temel rengi, birbirini tamamlayan iki nehir olması gerekirken; yüzyıllardır süregelen bir "iktidar" ve "haklılık" mücadelesine hapsedildik. Toplumun biçtiği rollerin kölesi olduk: Erkek "güçlü ve duygusuz", kadın "itaatkar veya kurban" kalıplarına zorlandı. Birbirimizin gözlerine bakıp zihnimizi göreceğimize, birbirimizi "değiştirilmesi gereken birer proje" veya "tehdit" olarak görmeye başladık. Oysa bu çatışma sadece sevgisizliği besliyor; birinin sezgisiyle diğerinin mantığı, birinin naifliğiyle diğerinin gücü birleşseydi, dünya çok daha yaşanılır ve adil bir yer olurdu.

Bilinçli Bir Gürültü (Kakofoni)

Bu Gizli Kölelikten Nasıl Çıkılır?

Eğer iyi, güzel, zeki ya da "makbul" görünmek için sürekli kendinden ödün veriyorsan; bil ki başkalarının zihnindeki bir hayalet için yaşıyorsun.

Aynaları Kırın: Başkalarının hakkınızdaki yargıları size değil, onların kendi sınırlı bakış açılarına aittir. Birinin size "kötü" demesi sizi kötü yapmaz, sadece onun standartlarına uymadığınızı gösterir.Bilgiyle Beslenin, Dedikoduyla Değil: Manipüle edilmiş duygular yerine, saf bilgiye ve ortak insani değerlere odaklanın. Uzlaşıyı İçselleştirin: Karşınızdakini bir "düşman" veya "onay makamı" olarak değil, sizin gibi bu labirentte yolunu bulmaya çalışan bir yolcu olarak görün.

Dünya, bizim birbirimize bağımlı olduğumuz bir pazar yeri değil, her birimizin kendi eşsizliğimizi sunduğu bir orkestra olmalıydı. Seslerin farklı olması gürültü yaratmak zorunda değil; eğer herkes kendi notasını doğru basarsa, ortaya muazzam bir senfoni çıkar.

Yeter ki başkasının elindeki sopayla kendi müziğimizi susturmayalım.

Peki, Yepyeni Bir Sosyal Düzen Mümkün mü?

Çoğu kişi bunun bir ütopya olduğunu söyleyecektir. Ancak unutmayın; bugün içinde yaşadığımız ve "normal" kabul ettiğimiz her düzen, bir zamanlar birilerinin hayaliydi. Eğer bu kakafoni bilinçli bir tasarımın ürünüyse, bilinçli bir uzlaşı da bu tasarımı bozacak tek güçtür.

Yeni bir düzen, sadece yasalarla veya ekonomik paketlerle değil, zihinsel bir devrimle başlar. İşte o düzenin inşası için atılması gereken somut adımlar:

Başkalarının ne dediğine olan bağımlılığımızı bitirdiğimiz an, "sürü psikolojisi" çöker. Kendi değerini dışarıdaki onaydan koparan birey, artık manipüle edilemez. Bu bireyler bir araya geldiğinde, karşıtlıklar birer "savaş sebebi" değil, çözümün farklı parçaları haline gelir.

Bilgiden beslenmek demek, her önümüze geleni yutmak değildir. Yeni düzende her birey bir "hakikat dedektifi" olmak zorundadır. Karşıt görüşü sadece reddetmek için değil, onun içindeki hakikat payını anlamak için dinlediğimizde; zengin-fakir, dindar-ateist gibi uçurumlar, yerini "ortak fayda" köprülerine bırakır.

Uzlaşıyı bir ''zayıflık'' değil ''zeka'' olarak görmeliyiz. Mevcut düzen bize taviz vermenin yenilgi olduğunu öğretti. Oysa gerçek uzlaşı, her iki tarafın da kibir zırhlarını indirip "Nasıl bir dünyada çocuklarımız güvende olur?" sorusuna dürüstçe yanıt vermesidir. Adil bir düzen, ancak kimsenin bir başkasının "görüş kölesi" olmadığı, herkesin kendi özgünlüğüyle masaya oturduğu bir zeminde yükselir.

Son Çağrı: Kendi Sesini Bul!

Bu yazı bir davettir. Sizi; zihninizdeki o binlerce yabancı sesin gürültüsünü kısmaya ve kendi iç sessizliğinizden gelen o duru sesi dinlemeye davet ediyorum.

Eğer bizler, birbirimizin aynasındaki çarpık görüntülere bakıp kavga etmeyi bırakırsak, o aynaları tutan ellerin oyununu bozmuş oluruz. Adalet, ancak biz birbirimizin gözlerine "ne diyecek?" korkusuyla değil, "seni görüyorum" anlayışıyla baktığımızda tesis edilecektir.

Yepyeni bir dünya mümkün; ama bu dünya dışarıda bir yerde değil, senin başkalarına olan o görünmez bağımlılığını kopardığın noktada başlayacak.

''Dünyanın duvarları en yüksek hapishanesi 'elalem ne der' hapishanesidir.''

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...