Sürekli bir dışa dönüklük, sürekli ilişkiye hazır olma, sevişmeden duramama hali. Seviştikçe acıkma, acıktıkça sevişme, geçmişi an ile aşma hali. Benzer duvarlara tekrar tekrar çarpma, herkesin herkesle her an sevgisiz bütünleşebileceğine inanma yanılgısı.
Ama aslında bu, kendiyle kalamamanın, kendiyle zaman geçirememenin trajik bir tablosu. Kendine yalan söylemenin bir yaşam şekline dönüşmesi, farklı olana tahammülsüzlük, ulaşılamayanı putlaştırıp ulaşılabilir olanı yadsıma hali.
Aslında bu; okumaktan, bilgiden kaçış... Okuduğunu anlamama; odaklanma, dinleme, düşünme yoksunluğu. Kelimelerin ardındaki anlamı kavrayamayan zihinlerin, nesilden nesile aktarılan yalanlarla günümüz yaşamını anlamlandırma çabaları ve bu uğraşın verdiği bıkkınlık, yorgunluk, vazgeçiş...
Aslinda bu; anlatmak, paylaşmak, keşfetmek, aşmak, dönüşmek yerine yalanlarla, çarpıtmalarla, öfke patlamalarıyla gerçeklerden kaçma hali. Düşünmeden eyleme geçme... Arzulanan her şeye anında sahip olma isteği. İçinde bulunulan anın hazzıyla öznel, nesnel her şeyi tümüyle tüketme tutkusu. Ölçüsüz bir basiretsizlik, sahte bir pozitiflik ve zorlamalı bir mutluluk. Sevgi sözcüklerine, övgüye, yüceltilmeye doymak bilmez bir açlık.
Ve sonuç? Yitip gitmişlik, kandırılmışlık, kullanılmışlık hissi. Yalana, çarpıtmaya, gerçekleri eğip bükmeye dayanan bir yaşam şekli. Kim olduğuyla yüzleşmekten kaçış. Sergilenen kişilikle gerçek kişilik arasında sıkışmış bir varoluş. Rol modellerle, statülerle, kurumlarla, sembollerle, bedenle kendini var etme çabası.
Modern çağın hiçlik halleri bunlar. Kendiyle barışamayan, kendi olamayan; yalanlara tutunarak gerçeklerden kaçan bireyin dramı. Bu dramın içinde çıkış yolu var mı? Belki de varoluşun en kök sorusu bu:
“Günümüz insanının Kendiyle barışabilmesi mümkün mü?”

Yorumlar
Yorum Gönder