Ana içeriğe atla

Modern Hayatın Hiçlik Halleri; İnsan Manzaraları





Sürekli bir dışa dönüklük, sürekli ilişkiye hazır olma, sevişmeden duramama hali. Seviştikçe acıkma, acıktıkça sevişme, geçmişi an ile aşma hali. Benzer duvarlara tekrar tekrar çarpma, herkesin herkesle her an sevgisiz bütünleşebileceğine inanma yanılgısı.

Ama aslında bu, kendiyle  kalamamanın, kendiyle zaman geçirememenin trajik bir tablosu. Kendine yalan söylemenin bir yaşam şekline dönüşmesi, farklı olana tahammülsüzlük, ulaşılamayanı putlaştırıp ulaşılabilir olanı yadsıma hali.

Aslında bu; okumaktan, bilgiden kaçış... Okuduğunu anlamama; odaklanma, dinleme, düşünme yoksunluğu. Kelimelerin ardındaki anlamı kavrayamayan zihinlerin, nesilden nesile aktarılan yalanlarla günümüz yaşamını anlamlandırma çabaları ve bu uğraşın verdiği bıkkınlık, yorgunluk, vazgeçiş...

Aslinda bu; anlatmak, paylaşmak, keşfetmek, aşmak, dönüşmek yerine yalanlarla, çarpıtmalarla, öfke patlamalarıyla gerçeklerden kaçma hali. Düşünmeden eyleme geçme... Arzulanan her şeye anında sahip olma isteği. İçinde bulunulan anın hazzıyla öznel, nesnel her şeyi tümüyle tüketme tutkusu. Ölçüsüz bir basiretsizlik, sahte bir pozitiflik ve zorlamalı bir mutluluk. Sevgi sözcüklerine, övgüye, yüceltilmeye doymak bilmez bir açlık.

Ve sonuç? Yitip gitmişlik, kandırılmışlık, kullanılmışlık hissi. Yalana, çarpıtmaya, gerçekleri eğip bükmeye dayanan bir yaşam şekli. Kim olduğuyla yüzleşmekten kaçış. Sergilenen kişilikle gerçek kişilik arasında sıkışmış bir varoluş. Rol modellerle, statülerle, kurumlarla, sembollerle, bedenle kendini var etme çabası.

Modern çağın hiçlik halleri bunlar. Kendiyle barışamayan, kendi olamayan; yalanlara tutunarak gerçeklerden kaçan bireyin dramı. Bu dramın içinde çıkış yolu var mı? Belki de varoluşun en kök sorusu bu:

“Günümüz insanının Kendiyle barışabilmesi mümkün mü?”








Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...