Ana içeriğe atla

Modernizmin Çöküşü




Barbar göçleri ve saldırılarıyla yıkılan Roma Uygarlığı'nı ne askeri ne de ekonomik gücü koruyabilmişti. Bugün, geçmişine iki dünya savaşının yanı sıra sayısız bölgesel çatışma sığdırmış modernizm benzer bir tehdit altında. Modernizm, 18'inci yüzyıldan günümüze savunduğu değerlerle kökten çelişen bir dönüşüm geçiriyor. Yaşadıklarımız, Üçüncü Dünya Savaşı sonrasını konu alan kurgubilim filmlerden farksız. Botlara, teknelere, gemilere doluşan ölüm pahasına denize açılan mülteciler. Kendini patlatacak, kalabalıkların ortasına kamyonla dalacak gece kulüplerinde, konser salonlarında sokaklarda sivilleri silahla tarayacak düzeyde beyni dinle hurafelerle dogmalarla yıkanmış, kinle büyütülmüş insancıklar. Yakılmış yıkılmış şehirler, bombalanan siviller; parçalanmış insan bedenleriyle dolu ekranlar, gazete sayfaları, internet siteleri, sosyal medya görüntüleri...


Yaşananlar din, ırk savaşlarının çağdaş sürümünden başka bir şey değil. Bu kez, karşı karşıya gelenler Katoliklerle Protestanlar, Hıristiyanlarla Paganlar ya da Müslümanlarla Şamanlarla değil. Yüzde doksanın sefaleti pahasına refahın keyfini sürebileceğine inanacak kadar cahil Batı'yla, terörle hakkı olanı alacağına inanacak kadar cahil Doğu'nun savaşı bu.  Çatışma, modernizmin  gömdüğünü varsaydığı kötülükleri (din, despotizm, mezhepçilik, ırkçılık) bir bir mezarlarından çıkarırken; kötülüğün panzehiri olan bireyselliği yeryüzünden siliniyor. Benlikler dinlerin etnik kimliklerin, mehzeplerin potalarında eridikçe: Asmak, linç etmek, katletmek istenciyle yanan sürü insanı bütün yaşam alanlarını kuşatıyor.  

Bugün, Londra'da yaşayan sürü insanı en az Tahran'da yaşayan sürü insanı kadar bilgisiz. Her ikisi de yaşananları, yaşadıklarını nedenler üzerinden kavrama yetkinliğinden aynı düzeyde yoksun. Zira, bugün cehalet az gelişmiş coğrafyalara özgü sorun olmanın sınırlarını aşarak bir insanlık sorununa dönüşüyor. Dünya, endüstrileşmiş, teknolojiyle donatılmış yeni bir ''Orta Çağ''da; varsıl cahille, yoksul cahilin savaşına tanıklık ediyor. Barışı, adaleti, eşitliği egemen kılacak bir düzen yaratma arayışından vazgeçmiş Batıyla, düşünsel çoraklığıni yüzlerce yıldır süren Doğu birbirleriyle kıyasıya savaşıyor. Kapitalizmin tezgahlarında düşünme yetkinliklerini yitirmiş tepkisiz sürü insanının yarım yamalak demokrasiye bile tahammülü yok artık.  

İnsanlık, yaşanabilir bir dünya  yaratma adına yüz yıllar önce ortaya atılmış ideolojilerin çıkmaz sokaklarında umutsuzca çırpınıyor. Muhafazakarlık, milliyetçilik, komünizm, liberalizm, anarşizm, parlamenter demokrasi  top yekun bir iflasın eşiğinde. Bu ideolojilere umutsuzca  tutunmaya çalışan insanlık adeta binlerce yıllık düşünsel mirasın üzerine yeni değerler koyamamanın bedelini ödüyor.  İşte tam da bu nedenle: Akıl, bilgi ve sağduyunun yerini  bağnaz bir tarafgirlik alıyor. Dinler, mezhepler, etnik kimlikler tıpkı geçmişte olduğu gibi birer öldürücü silaha dönüşüyor.  Bilgiye dayalı ideolojilerin yerini; algı yönetimi, polemik, propaganda ve demogoji alıyor. Söylem tanrılaştırılıyor. Sentez, sözün kötüye kullanılan yıkıcı gücü karşısında çaresiz. İktidarını kitlelerin cehaletinden alan tekçi, gerici siyasetçiler çağdışı kalmış ideolojileri araçsallaştırarak tiranlaşıyor. Dünya, tek bakış, tek doğru, tek inanç dayatıcılarının boyunduruğu altına giriyor tekrar.  Bugün  dünyanın farklı coğrafyalarında başkanlık, başbakanlık koltuğunda oturan siyasetçileri  iktidara taşıyan dinamikler; Napoleon'u, Lenin'i Stalin'i, Musolini' yi, Franco'yu, Hitler'i iktidar yapan dinamiklerle aynı. 

Bugün, Batısıyla Doğusuyla yeryüzü zifiri karanlık. Üç yüzyıldır kırılmadan süren o döngü, aynı kartları yeniden dağıtıyor; değişen hiçbir şey yok, eller aynı; kiminin faşizm, kiminin sosyalizm, kiminin liberalizm, kiminin elinde kutsal metinler var. Yani aynı yalanlar, aynı kandırmaca... İnsanlık bir kez daha başta kişisel hak ve özgürlükler olmak üzere, son üç yüz yılda büyük özverilerle elde ettiği kazanımları yitirme tehdidiyle karşı karşıya. Maalesef tünelin ucunda bir ışık yok. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...