Ana içeriğe atla

Aşk ve Arzu Üzerine














Aşk ve Arzunun Tarihsel ve Kültürel Bağlamdaki Anlamları

Duyularımızla algılayamadığımız olguları ancak düşünce yoluyla anlamlandırıyoruz. Bu bağlamda soyut olanı genelleştiriyor, analiz edip ayrıştırıyor ya da tamamen yeniden kurguluyoruz. Yaşamımızın her anı, soyut olanı somutlaştırma uğraşlarıyla doludur. Zygmunt Bauman’ın Akışkan Aşk kitabında, aşk ve arzunun nörolojik, biyokimyasal ve psikolojik boyutlarına girmeden yaptığı analizler, bu bağlamda ilgi çekicidir.

Bauman’a göre:

  • Arzu, tüketme isteğidir; nesnesini keşfetme, sahiplenme ve yok etme arzusunu içerir. Bu anlamda, arzu kendi doğasına ölümcül bir çelişki taşır. Kendi nesnesini yok ederken, aslında kendini de tüketir.
  • Aşk ise, özen gösterme ve koruma arzusudur. Aşk, sevilen nesneye kendinden bir şeyler katar; benliği nesneye yerleştirerek onu koruma altına alır. Ancak aşk da kendi içinde bir iktidar açlığı barındırabilir; bu, sevilen nesneyi çevreleyen koruma ağının bir tür köleleştirme haline gelmesiyle sonuçlanabilir.

Bu analiz, insan doğasının temel çelişkilerini ve duyguların paradoksal yapısını ortaya koyar. Ancak aşk ve arzunun tarihsel ve kültürel bağlamlarda nasıl şekillendiğini anlamak, bu kavramların daha derin bir anlam kazanmasını sağlar.


Aşk ve Arzu: Tarihsel Bağlam

Tarih boyunca aşk ve arzu farklı biçimlerde tanımlanmış ve yorumlanmıştır:

  1. Antik Dönem:

    • Eski Yunan'da aşk, eros (tutkulu aşk), philia (dostluk sevgisi) ve agape (koşulsuz sevgi) gibi farklı kategorilere ayrılmıştır. Eros, arzunun merkezinde yer alırken, agape daha fedakâr ve manevi bir sevgi olarak görülmüştür.
    • Platon, Şölen adlı eserinde erosun insanın kendini aşarak ilahi olanı aramasına yol açan bir araç olduğunu savunur. Bu görüşte, arzu bir eksiklik duygusundan kaynaklanır ve insanı tamamlanmaya götürür.
  2. Orta Çağ:

    • Orta Çağ’da aşk, daha çok dini ve manevi bir bağlamda ele alınmıştır. Arzu ise dünyevi ve günahkâr bir his olarak kabul edilmiş, aşkla çelişen bir duygu olarak tasvir edilmiştir.
    • Trubadurların yazdığı şiirlerde courtly love (soylu aşk) kavramı, platonik bir bağlılıkla tutkunun birleşimi olarak öne çıkmıştır.
  3. Modern Dönem:

    • 19. ve 20. yüzyılda romantik aşk ideali, bireysel özgürlük ve duygusal bağlılık kavramlarıyla iç içe geçmiştir. Freud, arzuyu bilinçaltındaki dürtülerle açıklar ve onu insanın temel hareket ettirici güçlerinden biri olarak görür.
    • Modern dönemde aşk, arzuyla daha fazla ilişkilendirilmiştir; romantik bağlar, bireyin kendini gerçekleştirme arzusuyla harmanlanmıştır.

Aşk ve Arzu: Kültürel Perspektif

Kültürler, aşk ve arzuyu şekillendiren güçlü etkiler taşır:

  • Doğu Kültürleri: Özellikle Hint ve Çin felsefelerinde aşk ve arzu, insanın kozmik düzenle uyumunu sağlama araçlarıdır. Örneğin, Kama Sutrada arzu, hem dünyevi hem de manevi tatminin bir parçası olarak kabul edilir.
  • Batı Kültürleri: Batı’da Hristiyanlık, arzuyu günahkâr bir eğilim olarak damgalarken, aşkı daha çok ahlaki ve ruhani bir ideal olarak yüceltmiştir. Modern Batı kültüründe ise aşk ve arzu, bireysel mutluluğun anahtarı olarak birlikte ele alınır.
  • Ortadoğu Kültürleri: Divan edebiyatında aşk, ilahi aşk ile dünyevi aşk arasında bir köprü olarak görülür. Şairler, sevgiliye duyulan tutkulu arzuyu Allah’a duyulan aşkın bir metaforu olarak tasvir etmiştir.

Sonuç

Duygusal ve düşünsel üretim, insani varoluşun vazgeçilmez bir parçasıdır. Aşk ve arzu gibi soyut kavramları tartışarak somut bir anlayış geliştirmek, bireyin hem kendini hem de çevresini anlamasında kritik bir rol oynar. Aşk ve arzunun tarihsel ve kültürel bağlamlarını anlamadan, bu duyguların bireysel ve toplumsal hayatımızdaki yerini tam olarak kavrayamayız.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in şu sözüyle bitirmek yerinde olacaktır:
"Zekasını beğendiğin birinin görüntüsünü merak etme; zekasını kullanmayan birinin görüntüsünden ise etkilenme."

Yaşamın, karşımıza düşünen, sorgulayan ve kendini geliştiren bireyler çıkarması dileğiyle…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...