Ana içeriğe atla

Jean de La Fontaine'den Profesyonel Masallar

Bir yanda yüz tane dükkan açmış, üç beş kek, çikolata, sos yapmış, birkaç kahve paketlemiş bir şirket.  Diğer yanda yeni ağına düşürdüğü cahil sermayedarlardan para devşirme peşindeki yaşlı bir kurt.  Çekilmiş bir reklam filmi. Anlayacağınız tüm sermaye bu kadar. Başarısızlığı tecilli kurt  bir TV kanalında uluslararası marka olma üzerine ahkam kesiyor. Söyleşi program yöneticisine önceden şirket tarafından verilmiş yönlendirmeli sorularla ilerliyor. Sunucu, doğal olarak ''Bu açılımı hangi sermayeyle, hangi kadroyla, hangi vizyonla, hangi iş planıyla başaracaksınız?''  sorularını hiç gündeme getirmiyor...

Geçmiş tanıklıklarımdan, uluslararası veya küresel marka olma söyleminin şirket ortaklarını, çalışanlarını ve devleti kandırarak küp doldurmanın klasik yöntemlerinden biri haline geldiğini çok iyi biliyorum. Bugün hangi aile şirketinin kapısından girseniz, eline bir dünya haritası tutuşturmuş, küresel marka söylevleri veren yöneticilerle karşılaşırsınız. Akıl ve öngörüden yoksun, birer aldatmacadan ibaret bu planları dillendirenlerin amacı ne yazık ki, uzun erimli stratejilerle, yaratıcılıkla, sermaye gücüyle desteklenmiş küresel markalar yaratmak değil. Bu soytarıların amacı; günü, ayı ,yılı geçiştirerek servete servet katmayı olabildiğince sürdürülebilir kılmak. Nitekim bu profesyonel gösteri ustaları geçmişte söyledikleriyle gerçekleştirdikleri arasındaki tutarlılığın, geçmiş belleğinden yoksun ilkel iş kültürünce sorgulanmayacağını  çok iyi biliyorlar. Bazılarının yıllarca aynı şirkette kalarak, bazılarının şirket şirket gezerek pazarladıkları bu ütopyalar şimdiden on milyarlarca dolar tutarındaki ülke kaynağını çoktan buharlaştırdı heba etti. 

Sorunun ekonomi yönetimi kısmına baktığımızda yine benzer bir resimle karşılaşıyoruz.  Devlet, Turquality olarak adlandırdığı bir  programı çerçevesinde markalaşma potansiyeli olan firmalara yüz milyonlarca dolar fon aktarıyor. Ne var ki, dünyada devlet destekli ilk ve tek markalaşma programı olarak adlandırılan proje bırakın küresel marka yaratmayı bir küresel marka adayı bile yaratabilmiş değil. Ama devlet küreselleşme potansiyeli bulunmayan yüzlerce markaya fon aktarmaya devam ediyor. Ve kimsenin aklına ''bir kısmı 12 yıldır desteklenen bu markalar neden küreselleşemediler?'' sorusunu sormak gelmiyor. 

Türk ekonomisinin küresel markalar yaratamamasının  nedeni  ne sermaye ne de ülke kaynaklarının yetersizliği. Öyle ki yasa dışı yollardan illegal servet yapmış siyasiler ve kimliğini açıklamak istemeyen sermaye sahipleri hariç, bilinen en az 44 adet dolar milyarderimiz var. Birikmiş bu sermayenin yanı sıra başarı şansı yüksek iş planları ve iş modelleri için küresel finans sisteminden ciddi kaynak sağlamak her zaman olası. Sorun, sermayedarın ve siyasetçilerin günü kurtarmak ve olası en kısa zamanda servetlerine servet katmaya odaklanmaları.  Sözde girişimciler birikimlerini küresel marka yaratma projeleri yerine gayrimenkule, özelleştirmelerden devşirilecek istikrarlı gelire (Tüpraş),  İsviçre bankalarına veya Panama gibi ülkelerdeki offshore hesaplara kanalize ediyorlar.Oysa küresel rekabette sürdürülebilir başarının yolu;  fasonculuktan, taklitçilikten, ülkeden servet kaçırmaktan değil, küresel markalar yaratmaktan geçiyor.  

Not.

Linkedin ; Facebook, Twitter gibi sosyal medya mecralarından biri. 400 milyondan fazla kullanıcıya sahip. Linkedin'in diğer sosyal medya mecralarından ayıran;  çalışanları, iş arayanları, işverenleri, profesyonelleri ve konuyla ilgili akademisyenleri küresel düzlemde buluşturan bir mecra olarak tasarlanmış olması. Bu yapısıyla linkedin kullanıcılarına iş dünyasındaki sorunların, çözüm yollarının  tartışılması, düşünce, öneri ve saptamaların paylaşılması bağlamlarında geniş olanaklar sunuyor. Ancak şaşırtıcı olan, bu fırsatın Türk kullanıcılar tarafından yeterince değerlendirilmemesi. Yönetenin, yönetilenin çok değerli edinim gözlem ve düşüncelerini paylaşmaktan kaçınarak bu düzlemi itibar ve kişisel çıkar peşinde koşan bir avuç profesyonele bırakması.  Oysa bugün övgü, takdir yalakalıktan çok yapıcı, ufuk açıcı  eleştirel öneri ve düşüncelere gereksinimimiz var.  Gündeme getirilmeyen sorunlara çözüm üretmenin olanaksızlığını hiç aklımızdan çıkarmamalıyız.   

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...