Ana içeriğe atla

Haset ve Kıskançlık










Yaşamımız, yalnızca düşünceyle kavrayabildiğimiz olguları elle tutulur, gözle görülür kılma çabasıyla sürüp gidiyor. Ne var ki yanlış imgelerle kirletilmiş bilincimiz; başarı, sevgi ve mutluluk gibi soyut kavramları ortak bir anlamda somutlaştırmamıza izin vermiyor.

Oysa doğal gelişim döngümüz, siyasi, ekonomik ve özellikle ailevi kaygılarla rayından çıkarılmadıkça yaşama içgüdülerin tutsaklığında başlamayız. Sorgulayarak öğrenir, bilgiyle kavrar, düşünceyle anlamlandırır, deneyimle içselleştiririz.

“Neden varım?”, “Yaşamın amacı nedir?”, “Dünyayı kim yarattı?”

Bunlar gelişim sürecimizin en özgün sorularıdır; aynı zamanda yanıtlayan kişi sayısı kadar farklı cevap üretilen sorular. Bilinçli biçimde yaratılan bu kakofoni yüzünden çok azımız çocukluk dönemini zehirlenmemiş, açık bir bilinçle tamamlayabiliyor.

Ardından, rekabetin başarı için ön koşul olduğu vaazlarıyla geçen eğitim süreci başlıyor. Spor, akademi, oyun, zekâ, beden… Yüzlerce farklı kulvarda başkalarıyla yarışa sokuluyoruz. Bu rekabet yakın çevremizde de sürüyor: filancanın eşi, falancanın arabası, ötekinin evi, berikinin çocuğu…

Böylece biyo-psiko-sosyal bir dışavurum olan haset ve kıskançlık, “rekabet değer yaratır” çarpıtması eşliğinde bilincimize kazınıyor.

Yıllar süren bu yarışın ardından en büyük travmamızı, “başarılı” denerek parmakla gösterilen insanları yakından tanıdığımızda yaşıyoruz. Gerçek, çocuklukta anlatılan masalları mumla aratacak kadar çarpıcı biçimde ortaya çıkıyor.

Rekabet diye önümüze konanın; tilki kurnazlığıyla dost kandırmak, yılan kıvraklığıyla iş arkadaşının önüne geçmek, kapı komşusunun sırtına basarak yükselmekten ibaret olduğunu görüyoruz.

Ama bu yüzleşmeye rağmen rekabet etmeyi sürdürüyoruz. Çünkü çağdışı gelenekler ve kadim yalanlar, çağdaş ambalajlarla tekrar tekrar servis ediliyor. Herkesin herkesle yarıştığı bu arenadan çıkmamız bilinçli biçimde engelleniyor.

Günümüzde haset ve kıskançlığı canlı tutmanın en etkili aracı dijitalizasyondur.

Dijitalizasyon yalnızca tüketim ekonomisinden libidinal ekonomiye geçişin katalizörü değildir; aynı zamanda insanın planlı eksik bırakılmışlığını ekonomik kazanca dönüştüren bir sistemdir. Narsisizmin dijital formları, bilinçdışını hedef alan subliminal mesajlarla bastırılmış arzuları, ihtirasları, korkuları ve düşmanlıkları açığa çıkarır. İmrenmeyi, özenmeyi ve taklidi kışkırtır. En önemlisi, bedenin yargısını aklın yargısının önüne geçirerek insanı haset ve kıskançlığın arenasında tutar.

Her gün, her düzlemde verilen mesaj nettir:

İnsan benliksiz yaşamalıdır.
Kararları özgür istencin değil, yönlendirilmiş arzuların ürünü olmalıdır.
Değer yargıları, başkasının konumu ve yaşam tarzıyla yapılan kıyaslamalar üzerinden şekillenmelidir.

Bu yüzden çağın insanı bir gün balıkçı köyünün dinginliğini, ertesi gün metropolün robotlaşmış yaşamını özler. Bu yüzden yaşam boyu peşinden koştuğu mutluluğu bir türlü somutlaştıramaz.

Sonunda mutluluğu, yakın çevresinden “daha iyi yaşamak” olarak tanımlar. Mutluluk sandığını teşhir eder, yarattığı kıskançlıktan haz alır.

İnsanların %80’inin zengin, %50’sinin ünlü olmak istediği bu dünyada hem “başarılı” hem “başarısız” insan hasetle beslenir.

Böyle bir düzende varsılken yoksullaşanlara kimse üzülmez, yoksulken varsıllaşanlara kimse sevinmez.

Bu gerçek yüzyıllardır değişmedi.

17.  yüzyıl filozofu Thomas Hobbes hasedi şöyle tanımlar:
Kendimiz gibi insanların refahından duyulan üzüntü.

Hobbes’a göre bizi yaralayan başkasının gördüğü zarar değil, elde ettiği yarardır.

Bilim insanları, üniversiteler, düşünürler ve sivil toplum kuruluşları “rekabet değer yaratır” yalanının arkasında durdukça; dijitalizasyon yaşamımıza daha fazla nüfuz ettikçe haset ve kıskançlık çağın belirleyici duyguları olmaya devam edecek.

Önümüzde iki seçenek var:

Ya başarıyı başkasının yenilgisi üzerine kuran bu düzene uyacağız,
ya da başarıyı işbirliği ve dayanışma üzerinden yeniden tanımlayıp “öteki”nin yerine “biz”i koyacağız.

Peki siz, yarışı kazanmak için mi yaşıyorsunuz, yoksa yarışın dışına çıkabilecek kadar özgürleşmek için mi?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...