Ana içeriğe atla

Buz Dağı

Neymiş, Antartika'dan,1 trilyon ton ağırlığa sahip olduğu tahmin edilen tarihin en büyük buz dağı kopmuş. Neymiş? 1983-2012 arası, son 1.400 yılın en sıcak 30 yılı olmuş. Neymiş, ABD Paris İklim Anlaşması'ndan çekilmiş. Neymiş, deniz seviyesi bu yüzyılın sonuna kadar 1.50 metre yükselecek bir çok kıyı kenti sular altında kalacakmış...

Siz boş verin bunları! Küresel ısı artarsa evde ofiste açarsınız klimalarınızı serinlersiniz. Varsın, açtığınız klimalar karbon salınımını artırsın, atmosferi daha da ısıtsın. Yine de sıkmayın paşa gönlünüzü. Her derdin bir çözümü var; biraz düşürürsünüz klimalarınızın ısı ayarını bakarsınız keyfinize.

Sakın takmayın kafaya şapkadan başka bir şey! Bol bol yiyin, için sevişin. Aksırıncaya tıksırıncaya kadar tüketmeye devam edin. Özelikle de bol bol çocuk yapın. Öyle ya, dokuz milyar olmak varken yedi milyar da neymiş?  Sakın kaygılanmayın aç kalır mıyız diye. Bugüne kadar sizin adınıza düşünenler yine bulurlar bir yolunu. Genetiği değiştirilmiş gıdalarla beslerler. Olmadı, biraz daha fazla kimyasal basarlar yediklerinize içtiklerinize. Çiftliklerde yetiştirirler balıklarınızı. GDO'lu mısırdan yapılan yüksek fruktozlu şuruplarla tatlandırırlar meşrubatlarınızı, pastalarınızı keklerinizi. Varsın birileri  kanser vakaları artıyor, kız çocuklarının adet görme yaşı düşüyor diye bağırsın. Bunca insan arasında sizi mi bulacak bu illetler.

Sakın bozmayın keyfinizi!  Bu kadar insan nasıl barınacak diye de kaygılanmayın. Hele, yeşil alanlar azalıyor, deniz dolduruluyor diye ortalığı velveleye  veren bozgunculara hiç kulak asmayın.  Dile kolay, 30 yıl sonra, 9 milyarsınız yani amele bol, köle bol. Çimento tuğla zaten bol... Merak etmeyin, yeryüzünde hava, su tükenir bunlar tükenmez. Çimento, tuğla, amale var geriye helva yapması kalıyor. Varsın ormanlar, su kaynakları azalsın.  Sizin adınıza düşünenler öyle ya da böyle bu sorunlara da bir çözüm bulurlar. Mesela, yok ettikleri ağaçların yerine çim dikerler, lale dikerler, doldurulan kıyıların yerine de fıskiyeli süs havuzları, devasa kanallar,  göletler kondururlar. Düşünsenize; çimlere masanızı sandalyenizi mangalın üzerini de GDO ile beslenmiş hayvanların etlerini atar, yeşilin de mavinin de  keyfini doyasıya sürersiniz.  Varsın sulanan çimlerle, doldurulan havuzlarla enerji ve su tüketimi dolayısıyla da karbon salınımı biraz daha artsın. Bu kadarcık karbondan dünya batacak değil ya.    


Sakın, bu küresel zırvalar nedeniyle bol bol seyahat etmekten yoksun kalmayın. Atlayın, uçaklara, teknelere, arabalara karbon sala sala  dolaşın yerküreyi.  En ücra sahillere, kara parçalarına kadar nüfus edin. Edin ki, denizde, havada, karada kirletmediğiniz tek metrekare kalmasın.  

Güney'de safarilere çıkın, ayaklarınızın altına kaplan postları serin, timsah derisinden yapılma hediyelik eşyalar, aslan pençelerinden dizilmiş kolyeler alın, çeşit çeşit av etlerinin, tropik meyvelerin, her türden egzotik lezzetin tadını çıkarın, gergedan boynuzuyla hazın doruklarında dolaşın. Kuzey'de kürklere bürünün, şömine karşısında ayı postları üzerinde sevişin, balina, fok ve geyik  etinin tadını çıkarın.  Varsın bu güne kadar neslini kuruttuğunuz milyonlarca türe yüz binlercesi daha eklensin. Öyle ya, sizden değerli mi bu mendebur yaratıklar?

Ancak bunları yaparken, insan denen ''düşünen'' varlığın doğa denen yaratıcının s2nde bile olmadığını ara sıra anımsayın. İlk fırsatta bu ihanetin bedelini burnunuzdan fitil fitil getireceğini ve bir gün kökünüze kibrit suyu dökeceğini sakın unutmayın.

Yani, bu safahat her an yarım kalabilir. Benden söylemesi.  





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...