Ana içeriğe atla

Sömürge Ekonomisi

Ekonomi  bilimi üniversite öncesi eğitimde okutulmaz. Üniversitelerde ise, servet sahiplerinin çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak öğretilir. Böylece, ekonomi toplumun ortak yararını gözeten bir bilim dalı olmaktan ziyade varsılların  çıkarlarını önceleyen bir öğretiye dönüştürülür.  

Ne yazık ki, ekonomi konusundaki cehalet sadece sıradan vatandaşla sınırlı değildir. Türkiye'nin anlı şanlı sermayedarları, şirket, sendika ve işveren örgütleri özelikle de siyasetçileri ekonomi konusunda en az sıradan insanlar kadar bilgisizdir. Bu cahiller güruhu dillerine pelesenk ettikleri ''Türk ekonomisi serbest piyasa koşullarında işleyen liberal bir ekonomidir'' türü söylemlerle kafaları karıştırır, doğruyla yanlışı göreceleştirir. 

Öyle ki,  gerçekte Serbest Piyasa Ekonomisi, ekonomik faaliyetlerin tam rekabet şartları içinde serbestçe işlediği, sorunların müdahalelerle değil arz talep yasaları doğrultusunda çözüldüğü bir yapıdır.  Liberalizm ise, tekelciliğin ve her türlü kayırmacılığın karşısında olan bir ekonomik öğretidir. Temel ilkeleri; özgürlük, rekabet ve yetkileri sınırlandırılmış devlet müdahaleciliğidir. Liberalizm, ekonomik ve siyasi özgürlükleri savunur. Üretici unsurların, özelikle de bireylerin çok seçenekli bir ortamda kendilerini serbestçe gelişmesini, fırsat ve girişim eşitliğini, kurumsal özerkliği temel alır. Dolayısıyla, devlet ve patron despotizminin, kayırmacılığın olduğu, etkin tüketici derneklerinden, sendikalardan yoksun bir yapıda ne serbest piyasadan ne de liberal ekonomiden söz edilebilir.  

Yıllardır ikiyüzlü, riyakar medya tarafından uçtu, büyüdü, gelişiyor söylemleriyle allanıp pullanan Türk Ekonomisi,  1987 yılında dünyanın 15'inci büyük ekonomisiyken bugün 21'inci sırada, kişi başı milli gelirde  73'üncü sırada, bireylerin üretim sürecinde kullanabilecekleri  toplam beceri ve yetenekleri ölçen Beşeri Sermaye Endeksi  sıralamasında 124 ülke arasında 68.sırada, ulusal para birimlerini ortak para birimine dönüştüren satın alma gücü paritesinde (PPP)  48'incisırada,  ekonominin istihdam yaratma kapasitesini gösteren nüfusun işgücüne katılımın oranında  69. sırada, yabancı rekabete dayanabilecek mal ve hizmet üretebilme yeteneğini gösteren rekabet endeksi sıralamasında 61'inci sırada yer almaktadır. Tüm bu veriler arasında en vahimi ise Brand Finance tarafından her yıl yapılan  dünyanın en değerli 500 markası sıralamasında  tek Türk markasının bulunmamasıdır.  

Liberal serbest pazar ekonomisi diye pazarlanan bu yapı, ancak, sanayi  feodalizminden kapitalizme geçme sancıları çeken, göbeğinden dışa bağımlı, bir sömürge ekonomisi olarak betimlenebilir.  Küresel marka, istihdam, refah, teknoloji, yenilik yaratamayan, %28'i kayıt dışı olan, varını yoğunu betona gömen bu ucube ekonomik yapı ivedilikle sil baştan yeniden inşa edilmelidir.  



http://brandfinance.com/images/upload/brand_finance_global_500_2015.pdf




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...