Ana içeriğe atla

Anı Yaşa


"Carpe Diem": Bir Yanılsama mı, Gerçeklik mi?

“Anı yaşa” mottosu, çağlar boyunca güncelliğini korumuş ve günümüzde de sıkça dillendirilen bir yaşam şablonudur. İlk kez Latin edebiyatının ünlü ozanı Horatius’un “Carpe Diem” dizesinde karşımıza çıkan bu ifade, bugün hem basit hem karmaşık birçok iletiye entegre edilerek popüler bir klişeye dönüşmüştür. Ancak, bu klişe aslında insan bilincini temelden etkileyen ve geçmişle bağı koparma eğiliminde olan bir zihinsel çarpıklığı da temsil eder.

İnsan bilinci; düşünceleri, bilgiyi ve duyguları zamanın akışı içinde, dış uyaranlarla kazanır. Hiçbir birey, içine doğduğu mekânsal ve zamansal düzlemlerden ya da geçmişinden bağımsız var olamaz. İnsan, kendini geçmişinin malzemesiyle inşa eder. Vicdan azabı, pişmanlık, haz ya da mutluluk gibi duygular, geçmişle derin bağlara sahiptir. Bu bağlar insan kişiliğini şekillendirir. İnsan, an içinde değil; geçmişinde yaptıkları veya yapmadıklarıyla olgunlaşır. Yaşanmışlıklar, insanın gerçekliğidir. Ve “an”, bu geçmişten süzülüp gelen bir birikimin yansımasıdır.

Ancak tüketim ekonomisi, bu derinlikli bağları tehdit eder. Tüketim, geçmişin anılarını “bilinçli unutkanlıkla” sıfırlanmış bireyler üzerinden varlık bulur. Bugün sanayi kapitalizmini aşan araçlarla donanmış bilişsel kapitalizm, yakın geçmişi bellekte tutmayı imkânsız kılarak sürekliliği ortadan kaldırır. Bu sistem, yaşamı parçalar, neden-sonuç ilişkileri kurmayı zorlaştırır ve bireyin bütünsel analiz yapabilme kapasitesini aşındırır. Sonuç olarak, zamansal süreksizlik bireyin kendini güvende hissetme yetisini zayıflatırken, anın değerini abartılı bir şekilde yüceltir.

Bilişsel kapitalizmin yarattığı bu zeminde, geleceğe dair beklentiler sinsice sömürülür. Anlık tüketim kültürü, bireyi hayallerle düşler arasında savururken; elde avuçta olanı “anı yaşamak” adına harcamaya teşvik eder. Bu sistemin temelleri, pragmatizm, teşhir ve gösteriş üzerine kurulmuştur. Haset ve kıskançlığı körükleyerek bireyleri sürekli bir tatminsizlik içinde bırakır.

Victor Hugo’nun şu sorusu, bu sistemin çelişkilerini anlamak için oldukça çarpıcıdır: “Yarın hep güzel olacak derler. Oysa bugün, dünün yarını değil midir?” Kapitalizmin çarkları arasında insanlığın bu soruya ne yanıt vereceği belirsizdir. Her ekonomik kriz, kartların yeniden dağıtıldığı bir oyun gibidir. İşsiz ve borçlu yakalananlar oyundan çıkar, varlıklar tekrar kapitalistlerin eline geçer. Ardından yeni jenerasyonlar için aynı oyun, “Haydi, bütün eller havaya!” nidalarıyla yeniden başlar.

Bu kısır döngüden çıkış ise, geçmişin değerini bilerek, yaşanmışlıkların birikiminden güç alarak mümkündür. Hugo’nun sözleri, bireyin belleğinde yankılanmalı: Geçmişin yok sayıldığı bir an, insanı asla özgürleştiremez.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...