Ana içeriğe atla

Neden Yaratamıyoruz?




Hiç unutmam, yıllar önceydi. Henüz orta düzey bir yöneticiydim. O dönemde pek bilinmeyen, ancak günümüzde hızlı tüketim malları sektöründe tüm şirketlerce kullanılan bir satış sisteminin sunumunu yapmak üzere şirket merkezindeki toplantıdaydım. Organizasyonun anılıp şanlı tepe yönetimi, uzun bir toplantı masanın etrafına dizilmişti. Heyecandan titriyordum. Aslında ne bir buluş yapmış ne de yeni bir şey yaratmıştım: Önereceğim sistem zaten Batılı şirketlerde kullanılan bir yaklaşımdı. Henüz sistemin ana hatlarını anlatmaya başlamıştım ki, ortalık birden karıştı. Kelli felli yöneticiler hep bir ağızdan bağrışıp tartışıyor, kimi beni şirketi batıracak bir öneri yapmakla itham ediyor, kimi ise sadece "Olmaz, olmaz!" diye bağırıyordu.

Yaratıcılığın Değeri

Google sadece 25 yıl önce kurulmuş bir şirket. Apple'ın tarihi daha eskiye dayansa da, bugünkü güçlü konumunu son 20 yılda sergilediği yenilikçiliğe borçlu. Google’ın piyasa değeri 1,2 trilyon dolar, Apple'ın ise 2 trilyon dolar. Bu iki şirketin toplam değeri, 3,2 trilyon dolara ulaşıyor. Bu tutar, Türkiye'nin 2022 yılı gayrisafi yurtiçi hasılasının 3,7 katına denk geliyor. Başka bir deyişle, bu iki şirketin toplam 220 bin çalışanı, 85 milyonluk Türkiye’nin 365 günde ürettiği tüm nihai mal ve hizmetlerin toplam değerinden 3,7 kat fazla bir değer yaratıyor.

Peki, bu iki şirketin ortak noktaları ne? Özgür bilincin eseri olan bir yetkinlik: Yaratıcılık.

Yaratıcılığın Kaynağı ve Koşulları

Yaratıcılık, Batı dillerinde "creativity" olarak adlandırılıyor. Bu kelime, Latince “creare” kökünden geliyor ve “doğurmak, yaratmak, meydana getirmek” anlamını taşıyor. Aslında farklı düzeylerde olsa da yaratıcılık tüm insanlarda mevcut ve geliştirilebilen bir yetkinlik. Ancak bu yetkinliğin gelişmesi; bireye ve onun özgürlüğüne saygı duyan, farklılıkları yadırgamayan, çoğulculuğu içselleştirmiş bir şl kültürün varlığına bağlı.

Türkiye’de Yaratıcılığın Önündeki Engel: Baskıcı Kültür

Yaratıcı insan, sıradışıdır, uçlarda gezinir, sürekli arayış içindedir, sorgular, zamanı önemsemez ve başkaları için değil kendi için uygun saatlerde çalışır. Örneğin, Albert Einstein günlük yürüyüşlerinde devrimsel fikirler geliştirmiş, Salvador Dalí ise yaratıcılığını tetiklemek için uyku ve uyanıklık arasında geçen anları kullanmıştır. Bu tür bireyler, kendilerine özgü yöntemlerle dünyayı algılar ve sınırları zorlar. Otoriteye meydan okur, kuralları sıkça sorgular. Ancak yaratıcılığın bu temel özellikleri, Orta Doğu tipi ataerkil organizasyon yapısıyla çelişir. Bu yapılarda itaatkâr, talimatlarla iş gören, "vazife olmayan işlere bulaşmayan" çalışan modeli makbuldür.

Orta Doğu tipi iş yapış kültürü, yaratıcılığın önüne geleneksel şablonları ve kalıplaşmış söylemleriyle dikilir:

  • "Neyin kafasını yaşıyorsun sen?"

  • "Henüz hazır değiliz."

  • "Bu sistem bize uymaz."

  • "Eski köye yeni adet mi getiriyorsun?"

  • "İcat mı çıkartıyorsun?"

Ekonomik İlişkiler ve Yaratıcılık

Hegel, "Düşünce dünyamızı maddi dünyamız belirler" der. Bu ifade, ekonomik ve toplumsal yapıların bireylerin fikir ve yarıtıcılık potansiyeli üzerindeki etkisini açıklamak için değerlidir. Örneğin, Batı'daki yenilikçi ekosistemler, bireysel özgürlükleri ve çok sesliliği destekleyen maddi ve kurumsal altyapılarla şekillenmiştir. Oysa, baskıcı ekonomik ve toplumsal yapılar, yaratıcılık önünde bariyerler oluşturur, bireyleri mevcut statükoyu sürdürmeye zorlar. Ekonomik karakterler; üretim araçlarını, üretim gücünü ve ilişkilerini, dolayısıyla da siyaset, din, bilim, sanat gibi kurumları şekillendirir. Siyasetteki nobran dayatıcı ülüp, özel sektörün ataerkil yapısının bir yansımasıdır.

Türkiye’deki Sermaye ve Yaratıcılık

Tüsıad, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın otoriter yönetim anlayışını eleştiriyor. Ancak bu eleştiriler, iş dünyasındaki benzer uygulamalardan bağımsız değil. Örneğin, büyük bir aile şirketinde girişimci bir ekip tarafından önerilen yenilikçi bir dijital dönüşüm projesi, patronun "Bize uygun değil, klasik yöntemlerden şaşmayın" çıkışıyla rafa kaldırılmış ve çalışanların hayal kırıklığına yol açmıştır. Bu tarz yaklaşımlar, yaratıcılığın ve inovasyonun önünün nasıl kesildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Bir anlamda iş dünyasındaki yöneten profili, ''despot'' diye nitelendirdikleri siyasetçilerin görece küçük minyatürlerinden oluşuyor. Dolayısıyla liyakatsiz patronların; yaratıcılığın bu topraklarda kök salamamasındaki sorumluluğu en az siyasetçiler kadar yüksektir.

Medya sektörü bunun iyi bir örneğidir. Liberal değerleri savunacak medya oluşturmak yerine, iktidar yanlısı gruplara teslim edilmiş bir medya, yaratan ve düşünce özgürlüğünü savunan bir kültür ınşa edemez. Aynı durum, işletmelerde liyakatten uzak, kısıtlayıcı yönetim anlayışıyla yaratıcılığı öldürüyor.

Çözüm: İş Dünyasında Demokrasi

Son analizde, iş dünyası plazalar ve alışveriş merkezleri dikmeyi, çağdaş markalar yaratmaya tercih ediyor. Siyasette çok sesliliği savunamayan bir iş dünyası, kendi içinde demokrasi olmadan siyasal sistemde demokrasi talep edemez.

Google ve Apple gibi yenilikçi şirketlerin Türkiye’de ortaya çıkması, ancak iş dünyasının çoğulcu, yaratıcı ve özgür bir yapıyı benimsemesiyle mümkün olabilir. Türkiye’deki mevcut girişimcilik ekosistemine baktığımızda, yenilikçi fikirlerin genellikle ya finansman yetersizliği ya da bürokratik engeller nedeniyle hayata geçirilemediğini görüyoruz. Başarılı girişim örnekleri arasında yer alan Yemeksepeti veya Getir gibi şirketler, uluslararası standartlarda inovasyonun mümkün olduğunu kanıtlamakla birlikte, genel ekosistemde benzer örneklerin yaygınlaşmaması, iş dünyasındaki özgürlük eksikliğini ve yaratıcı düşüncenin önündeki engelleri açıkça ortaya koyuyor.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...