Ana içeriğe atla

SEÇ BEĞEN MOBBING’İN HER TÜRÜ VAR












Yöneten sıfatıyla atadıkları insanların kişilik özeliklerine duyarsız sermayedarlarca atanmış, narsistik kişilik bozukluğundan muzdarip bir genel yöneticiydi. En sıradan olguların, en olağan söylemlerin ardında bile gizli tuzaklar arayan bir paranoyağa binlerce çalışanı eti senin kemiği bizim kabilinden teslim etmişlerdi. Oysa düşünürler yıllarca, gücün kötüye kullanımı üzerinde akıl yormuş; yasal düzenlemelerle devlet başkanlarının, parlamentoların, yüksek yargı organlarının yetkileri sınırlamıştı. Ama aynı akıl her nedense sermayenin gücü kötüye kullanma sorununu piyasanın görünmez elinin kontrolüne bırakmıştı. Bu kurama göre; paternal ilişkilerin egemen olduğu ilkel organizasyonlar; yetkin çalışanların organizasyonu terk etmeleri, yönetim kalitesizliği vb. nedenlerle  piyasa tarafından elenecekti... 

Öykümüz, düşmanlarınca dinlendiğine, izlendiğine, gözetlendiğine inanan hastalıklı imgelemlerle dolu bir zihnin binlerce insan için yarattığı bir cehennemin öyküsü. Bu hastalıklı zihin, astlarını ve üstlerini  kendi konumu için oluşturdukları tehdide göre gruplardı. Öyle ki, düşmanları sürekli değişirdi. Düşman, bazen şirketin ''kalıtsal lider''i bazen holdinge bağlı diğer bir şirketin başkanı, bazen bir bayi, bazen de bir satış temsilcisiydi. Efendilerinin övgüleriyle beslenen bu zihnin aldığı en derin haz, bir gereklilik yokken kendiyle birlikte çalışanları gecenin geç saatlerine kadar ofiste tutsak etmekti. Sonu gelmeyen toplantılarla, ikili görüşmelerle, nedeni plansızlık olan sayısız geri dönüşlerle, yarattığı angaryalarla, beni görmeden çıkmasın talimatlarıyla  tam bir sosyal yaşam katiliydi Şaban... 

Şaban, yönetimi başkalarının olguları, düşünceleri, söylemleri, tasarımları üzerinde lafazanlık yapma sanatı olarak algılıyordu. Ona göre bilgi kişisel gelişim uğraşlarıyla edinilecek bir yetkinlik değil ikili görüşmelerde astları sorguya çekerek devşirilecek bir kazanımdı. Yine onun iş anlayışına göre yönetenin  birincil sorumluluğu ufuk açmak değil denetlemek ve kontrol etmekti. 

Şaban'ın önceliklerini, görevin yaratacağı değerden çok içinde yüzlerce eser geçer düşüncenin, korkunun uçuştuğu kaotik bir bilinç belirliyordu.  Onun hastalıklı imgelem dünyasında; her olgu, her kavram, her nesne hiç gerekmediği halde her an üzerinde günlerce çalışılması gereken bir sanrıya dönüşebilirdi. Oysa, çevresinde şirketin faaliyet alanında uzun yıllara dayalı edinime sahip, alanında yetkin yüzlerce aklı başında uzman vardı. Organizasyon onun yarattığı kaosa rağmen bu insanların sayesinde ayakta kalabiliyordu. Gel gelelim, bu hasta kişiliğin işin gerçekliğinden kopuk sorunlu imgelem dünyası: doğrular üzerinde sağlanan uzlaşıyı veya birimler arası dayanışmayı bile otoritesine karşı bir başkaldırı olarak algılıyordu.... 

Ne yazık ki, Şaban'ın çalışanlar için yarattığı kabuslar, zaman zaman 14 saati bulan, günlük çalışma süresiyle sınırlı değildi.  Yeni iletişim teknolojilerini, bu hastalıklı ruh bir elektronik prangaya, bir mobbing aracına dönüştürmüştü. Yaratığı iletişim kirliliğinin şirkette neden olduğu psişik yıkım gerçekten dramatikti.  Mesai saati, gece gündüz, hafta sonu, bayram tatili, yıllık izin demeden üzerine ‘’ivedi’’ uyarısı eklenmiş binlerce elektronik posta ve bir çoban değneği olarak kullanılan mobil iletişim çalışanların dünyasını karartıyordu...  Tüm bu olup bitenler arasında en dramatik olanı; binlerce çalışana uygulanan bu sistematik işkencenin defalarca uyarılmasına karşılık sermayeden aldığı güçle yönetmeye soyunmuş Yönetim Kurulu başkanınca kayıtsızlıkla karşılanmasıydı.  

Ne üzücüdür ki ''Kalıtsal Yönetici'' Şaban'dan sonra da kişiliği, yetkinliği hakkında en ufak bir fikre sahip olmadığı cahil ve liyakatsiz yöneticiler atamaya devam edecekti. Bu akıl tutulması sonunda piyasanın görünmez elini harekete geçirecek, organizasyon içten içe çürüyecek, tacizcilerin iş bilmez yöneticilerin yaptıkları yanlarına kar kalacaktı...                                 

Orta Doğu Tarzı şirketlerde çalışma süresi neredeyse günün dörtte üçlük bölümünü kapsar. Bu akıl dışılığın en az plansızlık kadar önemli nedeni; kalıtsal liderlerin yaşamını ofislerde tüketen yöneticilere duyduğu hayranlıktır. Öyle ki, Orta Doğu tarzı yönetim atadığı yöneticiyi işinin  başına diktiği  bir bekçi olarak görür. Bu anlayışa göre, üst düzey yönetici gecenin geç saatlerine kadar ofiste kalmalı ve çalışanları da ofiste tutmalıdır. Çünkü cahil patronlar yönetsel zamanın verimliliğini ölçme yetkinliğinden, araçlarından yoksundurlar. Onlar için nicelik her zaman nitelikten önde gelir.  Dolayısıyla ofiste geçirilen zamanın uzunluğu, zamanın nitelikli kullanımından çok daha önemlidir. 

Orta Doğu Tarzı Yönetimin anlayışı, çalışanları iş dışındaki yaşam alanlarından soyutlar. Toplumla iletişim kuramayan, işiyle sosyalleşebilen, sürekli onay, sürekli beğeni bekleyen, okumadan yazmadan varlaşan bir yöneten tipi ortaya çıkarır. Orta Doğu tarzı yöneten için en az sermaye kadar değerli bir kaynak olan zaman; odağında kendisinin bulunduğu aktivitelerde yani gereksiz toplantılar, değer yaratmayan iş görüşmeleri, amaçsız iş seyahatlerinde hovardaca tüketmek için vardır.  Ne gelişen teknoloji, ne de yeni yönetim sistemleri; bu sosyal yaşam hırsızlarına ofiste geçirilen süreyle, yaratılan değer arasında bir koşutluk bulunmağını, değerin şirkette kaç saat geçirildiğiyle değil erişilen hedef ve sonuçların niteliğiyle ölçülebileceğini öğretebilir.

Orta Doğu Yönetim Anlayışıyla yönetilen aile holdinglerinin diğer belirgin özelliklerinden biri de  kablosuz dijital iletişim sistemlerini iş süreçlerine uyarlama beceriksizliğidir. Öyle ki verimliliği, etkinliği karlılığı artırmak için geliştirilmiş donanımlar bu anlayışın elinde  birer psikolojik taciz ve çalışanların iş dışı özel anlarına ücretsiz el koyma aracına dönüşür. Bu ilkel iş anlayışı günlük çalışma saatlerinin kısaltılması için verilen yüzlerce yıllık mücadelenin tüm kazanımları gasp etmiş; çalışanlar tıpkı on sekizinci yüzyılda olduğu gibi günde 16-17 saate çalışmak zorunda bırakılmıştır. 

Çalışanları zihinlerinin korkunç sığlığına hapsedenler, insanların düşünme yaratma yetisini yitirmiş varlıklara dönüştürerek köleleştirenler, nasıl bir felakete yol açtıklarının henüz farkında değiller. Yılları değersiz iş aktiviteleriyle, televizyon dizileri örneği uzayıp giden gereksiz toplantılarla, telefon görüşmeleriyle, yağmur gibi yağan anlamsız elektronik postalarla nasıl boşa harcadıklarını anladıklarında  zaman ise her şey için çok geç olacak... 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...