Ana içeriğe atla

Sürdürülebilirlik ve Tutarlılık

 





İlişkilerin zamanın akışı içinde kaçınılmaz olarak yıpranacağı savı, kârlılığını sürekli değişiklik ve yenilik üzerine inşa eden tüketim ekonomisinin çarpıtmalarından biridir. Bu düşünce, aslında ilişkilerin doğası hakkında yanlış bir algı yaratır ve insanların ilişkilerini derinleştirmek ve sürdürülebilir kılmak için gösterebilecekleri çabayı küçümser.

Öncelikle, sağlıklı ve güçlü ilişkiler inşa etmek, zaman ve emek gerektirir. İlişkilerdeki bağlılık, anlayış ve empati, zamanla güçlenir ve derinleşir. Bu süreçte yaşanan zorluklar, ilişkilerin gelişmesine ve daha sağlam temellere oturmasına katkıda bulunur. Tüketim ekonomisi ise, yeni ürünler ve deneyimler yaratarak sürekli bir yenilik arayışını teşvik eder. Olası yeni partnerlerin ve ilişkilerin yarattığı tüketim potansiyeli moda, kozmetik, lüks tüketim ve hatta ilaç endüstrisine kadar birçok sektörün kârına kâr katar. Dolayısıyla bu çevrelerin edebiyat, sinema ve görsel sanatlar üzerinden yaptıkları iletişimin temelinde, insanlar arası ilişkilerde sürdürülebilirlik ve devamlılığın insan doğasına aykırı olduğu tezi ısrala savunulur.

Gerçek şu ki, ilişkilerin yıpranması ve sona ermesi kaçınılmaz değildir. Bir ilişkinin başarılı olması için iki tarafın da aktif çaba göstermesi ve birbirlerinin ihtiyaçlarına duyarlı olması gerekir. İçtenlik, dürüstlük, karşılıklı anlayış ve saygı, sağlam ilişkilerin temel taşlarıdır. İlişkilerde karşılaşılan zorluklar, çiftlerin birbirlerine olan bağlılıklarını yeniden değerlendirmeleri ve güçlendirmeleri için birer fırsattır.

Tüketim ekonomisi için farklı partnerlerle yaşanan ilişkilerin anlamı, daha fazla tüketim ve dolayısıyla daha fazla paradır. Tüketim ekonomisi sunduğu hızlı ve yüzeysel çözümlerle, ilişkilerdeki derinliği ve anlamı kasten göz ardı eder. Bu bağlamda, pazar ekonomisinin en büyük düşmanı sürdürülebilirlik ve tutarlılıktır. Gerçek ilişkilerde ise önemli olan, yüzeydeki değişiklikler değil, derinlikteki bağlılıktır. İlişkilerin zamanla gelişip olgunlaşması, hayatın getirdiği değişimlere rağmen mümkündür ve bu, insanların birbirine duyduğu sevgi ve saygının bir yansımasıdır. Sonuç olarak, ilişkilerin zamanın akışı içinde kaçınılmaz olarak yıpranacağı düşüncesi, tüketim ekonomisinin çarpıtmalarından biridir ve insan ilişkilerinin derinliği ve anlamını küçümsemektedir. İlişkilerde sürdürülebilirlik ve devamlılık, tüketim ekonomisinin ötesinde, insani bağların ve değerlerin ön planda olduğu bir yaklaşımla mümkündür.










Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan menfaat Devşirmek: Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kimse Kimseyi Anlayamaz

  Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu: Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor. Evet,çok acı ama kimse kimseyi  anlamıyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını, anlaşıldığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır: “Beni biri gerçekten anlasın.” Ama acı gerçek şudur;  kimse kimseyi gerçekten ...