Ne üzücüdür ki; borsa, döviz kuru, faiz, enflasyon ve istihdam gibi etkileri kısa vadede duyumsanan olgular dışında, çalışma yaşamı kimsenin ilgisini çekmiyor. İnsanların büyük çoğunluğu çalışmayı sadece yaşamı sürdürmenin bir aracı; bir gelir ve bir ücret kaynağı olarak görüyor. Oysa arkeolojik ve antropolojik bulgular bize insanı insan kılanın, doğanın sunduklarıyla yetinmek zorunda olan hayvandan ayıranın "iş" olduğunu gösteriyor.
Evet, insan alet yapan
bir hayvandır; ama alet işi değil, iş aleti yaratır. Ekonomi politikçiler,
"iş"in bütün zenginliklerin kaynağı olduğunu söylerler; fakat
"iş" bundan da öte sonsuz bir kavramdır. İnsanın tüm varlığı için
temel koşuldur. İş o ölçüde önemlidir ki; bir anlamda insanı iş yaratmıştır.
Yani insanı insan eden emek, iş ve tek sözle eylemdir. Kafadaki beyni us, ön
ayakları el, ağızdaki tat alma organını konuşan dil eden eylemin ta kendisidir.
Gerçekten de
çalışan insan nesneyi yeniden üretirken ve doğayı biçimlendirirken, eş zamanlı
olarak kendini de yaratır. Nesneyi emeğiyle yeniden şekillendirirken, varlığın
nesne karşısındaki o muhteşem gücünü keşfeder. İnsan, mekânsal ve zamansal
varoluşunu kendine ancak çalışıp edimde bulunarak kanıtlayabilir. Diğer yandan
iş, insanı toplumsallaştıran en önemli araçlardan biridir. Toplum, bireyi ve
onun kendine ait olduğunu ona verdiği işle kabul eder. Toplumun bir insandan
bir şey istememesi, bir tür ötekileştirme ve dışlanma anlamına gelir.
Dolayısıyla iş, görev ve yurttaşlık hakkı birbirinden bağımsız olarak
değerlendirilemez. İşte; duyarsız kaldığımız, üzerinde yazmadığımız,
okumadığımız ve tartışmadığımız "iş", bir bakıma insanı insan kılan
eylemdir.
Bu
nedenlerle ekonomi, iş ve çalışma olguları salt bu süreçlerin içinde yer
alanların değil, tüm toplumun ilgi alanına girmek zorundadır. Son analizde;
"Ben ekonomiden anlamam" söylemiyle "Ben sadece nefes alıp
vermek için yaşıyorum" söylemi arasında hiçbir fark yoktur.
İş
dünyamızın yüzyıllardır nasıl bir karanlık içinde devindiğini anlayabilmek için
geçmişe kısa bir yolculuk yapmamız yeterlidir. Üzerinde yaşadığımız bu
coğrafyada 1850 yılına kadar tek bir ekonomi kitabı yayımlanmamıştır. 1850 ile
1899 yılları arasında basılan ekonomi kitabı sayısı ise sadece yedidir. Batı’da
ilk iktisat dergisinin 1751 yılında yayımlanmasına karşılık, Osmanlı’da ilk
ekonomi dergisi 1912 yılında çıkarılmıştır. Adam Smith’in 1723-1790 yılları
arasında yaşadığını ve Ulusların Zenginliği kitabını 1776 yılında
yazdığını; David Ricardo, Jean Baptiste Say, Karl Marx, John Stuart Mill ve
Adam Müller'in eserlerini 19. yüzyılda verdiklerini yukarıdaki saptamalara
eklediğimizde, yüzyıllardır nasıl bir cehalet bataklığında debelendiğimizi çok
daha iyi kavrayabiliriz.
Yüzyılların
açığını ancak çok yazarak, çok okuyarak, çok düşünerek ve çok tartışarak
kapatabiliriz... Susmayın! Konuşun, haykırın, yazın.
Kaynakça:
- Düşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu
- İktisadi Aklın Eleştirisi, André Gorz
- Osmanlı İktisat Düşüncesinin
Çağdaşlaşması, Ahmet
Güner Sayar

Yorumlar
Yorum Gönder