Ana içeriğe atla

Neden Yazıyorum?










Bilginin yaşam kalitesi üzerindeki belirleyiciliğine karşılık; herkes gibi ben de iş dünyasının bilgiyle, gerçeklikle, geçmişle ve gelecekle bağlarını koparmış ilkel iş yapış kültürünü, bir çemberin içinde taşlanarak öğrenmek zorunda kaldım. Çünkü geçmişte bu ilkelliğe tanıklık edenler; gelecek kuşaklar için ne bir durum tespiti, ne bir çözümleme ne de bir yol haritası bırakmadan bu ''cehennemi'' terk etmişlerdi. Bu duyarsızlık hâlâ devam ediyor; Türk toplumu iş dünyası içinde olup bitenden hâlâ habersiz.

Ne üzücüdür ki; borsa, döviz kuru, faiz, enflasyon ve istihdam gibi etkileri kısa vadede duyumsanan olgular dışında, çalışma yaşamı kimsenin ilgisini çekmiyor. İnsanların büyük çoğunluğu çalışmayı sadece yaşamı sürdürmenin bir aracı; bir gelir ve bir ücret kaynağı olarak görüyor. Oysa arkeolojik ve antropolojik bulgular bize insanı insan kılanın, doğanın sunduklarıyla yetinmek zorunda olan hayvandan ayıranın "iş" olduğunu gösteriyor. 

Evet, insan alet yapan bir hayvandır; ama alet işi değil, iş aleti yaratır. Ekonomi politikçiler, "iş"in bütün zenginliklerin kaynağı olduğunu söylerler; fakat "iş" bundan da öte sonsuz bir kavramdır. İnsanın tüm varlığı için temel koşuldur. İş o ölçüde önemlidir ki; bir anlamda insanı iş yaratmıştır. Yani insanı insan eden emek, iş ve tek sözle eylemdir. Kafadaki beyni us, ön ayakları el, ağızdaki tat alma organını konuşan dil eden eylemin ta kendisidir.

Gerçekten de çalışan insan nesneyi yeniden üretirken ve doğayı biçimlendirirken, eş zamanlı olarak kendini de yaratır. Nesneyi emeğiyle yeniden şekillendirirken, varlığın nesne karşısındaki o muhteşem gücünü keşfeder. İnsan, mekânsal ve zamansal varoluşunu kendine ancak çalışıp edimde bulunarak kanıtlayabilir. Diğer yandan iş, insanı toplumsallaştıran en önemli araçlardan biridir. Toplum, bireyi ve onun kendine ait olduğunu ona verdiği işle kabul eder. Toplumun bir insandan bir şey istememesi, bir tür ötekileştirme ve dışlanma anlamına gelir. Dolayısıyla iş, görev ve yurttaşlık hakkı birbirinden bağımsız olarak değerlendirilemez. İşte; duyarsız kaldığımız, üzerinde yazmadığımız, okumadığımız ve tartışmadığımız "iş", bir bakıma insanı insan kılan eylemdir.

Bu nedenlerle ekonomi, iş ve çalışma olguları salt bu süreçlerin içinde yer alanların değil, tüm toplumun ilgi alanına girmek zorundadır. Son analizde; "Ben ekonomiden anlamam" söylemiyle "Ben sadece nefes alıp vermek için yaşıyorum" söylemi arasında hiçbir fark yoktur.

İş dünyamızın yüzyıllardır nasıl bir karanlık içinde devindiğini anlayabilmek için geçmişe kısa bir yolculuk yapmamız yeterlidir. Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada 1850 yılına kadar tek bir ekonomi kitabı yayımlanmamıştır. 1850 ile 1899 yılları arasında basılan ekonomi kitabı sayısı ise sadece yedidir. Batı’da ilk iktisat dergisinin 1751 yılında yayımlanmasına karşılık, Osmanlı’da ilk ekonomi dergisi 1912 yılında çıkarılmıştır. Adam Smith’in 1723-1790 yılları arasında yaşadığını ve Ulusların Zenginliği kitabını 1776 yılında yazdığını; David Ricardo, Jean Baptiste Say, Karl Marx, John Stuart Mill ve Adam Müller'in eserlerini 19. yüzyılda verdiklerini yukarıdaki saptamalara eklediğimizde, yüzyıllardır nasıl bir cehalet bataklığında debelendiğimizi çok daha iyi kavrayabiliriz.

Yüzyılların açığını ancak çok yazarak, çok okuyarak, çok düşünerek ve çok tartışarak kapatabiliriz... Susmayın! Konuşun, haykırın, yazın.

Kaynakça:

  • Düşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu
  • İktisadi Aklın Eleştirisi, André Gorz
  • Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması, Ahmet Güner Sayar

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...