Ana içeriğe atla

Mutlak Monarşiyle Yönetilen Organizasyonlar

Peter F. Drucker Değişim Çağının Yönetimi (Managing In Time of Great Change) adlı kitabında aile şirketleri için birinci kuralı şöyle vurgular. ‘’Aile üyeleri, en az aile üyesi olmayan çalışanlar kadar yetenekli değillerse, en az diğer çalışanlar kadar değer yaratamıyorsa, şirkette çalışmamalıdırlar. Çünkü tembel ve bilgisiz bir akrabaya işe gelmemesi için ödeme yapmak, onu bordroda tutmaktan çok daha ucuza mal olur. Aile şirketlerinde çalışan aile üyeleri, resmi görev ve unvanları ne olursa olsun, her zaman üst yönetimdedir. Bu insanlar restoranda, yazlıkta kışlıkta tatilde patronun masasında oturur ona ‘’babacığım’’  ‘’dayıcığım’’ diye hitap ederler. 

Şirkette çalışmasına izin verilen sıradan, liyakatsiz, bilgisiz aile üyeleri diğer çalışanların öfkesini kazanır; üst yönetime, şirkete olan güveni azaltır. Yetenekli çalışanlar işten ayrılmasına; kalanların ise kısa süre içinde birer dalkavuğa dönüşmesine yol açar. Örneğin aile, sıradan ya da tembel bir akrabaya ‘’Araştırma Müdürü’’ unvanı verir. Sonra, dışından yetenekli bir profesyonel iyi bir ücretle ‘’Araştırma Müdür Yardımcısı’’ yapılır ve kendisine şöyle denir: ‘Yeğenim Jim’in unvanı yalnızca formaliteden ibarettir. Bunun tek nedeni annesinin bizi rahat bırakmasını sağlamaktır, ne de olsa kendisi bizim ikinci büyük pay sahibimizdir. Jim de dâhil herkes araştırmadan sizin sorumlu olduğunuzu biliyor. Siz de doğrudan benimle çalışarak Jim’i dikkate almayacaksınız.’ Vasat Jim gerçekten araştırmadan sorumlu olsa, şirket araştırmadan vasat bir sonuç alabilir. Buna karşılık makam sahibi ama fiilen sorumsuz, içten içe öfkeli ve kıskanç bir Jim ile sorumluluğa sahip otoritesiz, ama aynı zamanda içten pazarlıklı biri yan yana geldiğinde, her yeri entrikalar ve küçük politikalar kaplar’’

Ne üzücüdür ki, ülkemizde Drucker’ın yıllarca önce yaptığı uyarılarını dikkate almış bir aile holdingi bulmak neredeyse olanaksız. Her nasılsa, şirketlerin çoğunluk hisselerini elinde tutan aile üyelerinin neredeyse tamamı yetkin, uzak görüşlü, lider özelliklerine sahip birer yönetim gurusu olarak doğuyor. Yine her nasılsa, bu ailelerin oğulları, kızları, yeğenleri, torunları bir yöneticide, bir liderde aranan bütün niteliklere, yetkinliklere sahipler. Araştırmalara göre, patronlar, şirketlerindeki çalışanların sadece yüzde beşinin liderlik niteliklerini taşıdığını düşünürken, konu kendi aile üyelerinin liderlik yeteneklerine gelince bu oran yüzde yüze yükseliyor.  İşte bu sakat anlayış, aile şirketlerindeki başkan,‘’CEO’’, genel müdür koltuklarına; cahil, insanlarla iletişim kuramayan, empati kuramaya, özgüven yoksunu aile üyelerinin oturmasına yol açıyor.  

Diğer yanda, çalışanları somut liyakat ve performans ölçütleriyle değerlendirmekle yükümlü profesyoneller, patronların kan bağına dayalı bu atamalarına boyun eğiyor. Hatta bazıları sermayedar aile üyelerinin yanı sıra kendi eş, dost ve akrabalarını yönetici atayacak kadar pervasızlaşıyor. Anlı şanlı sözde profesyoneller çağdaş, kurumsal bir iş kültürü inşa etmek yerine kendilerini ailenin manevi oğlu, kızı olarak benimsetmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Aile üyelerinin evlerine girip çıkmayı, sofralarında oturmayı, havuzlarında yüzmeyi, tekneleriyle gezmeyi, aileden biri olarak benimsenmeyi başarı olarak görüyorlar. Bu işbilmezlik ofislerde çalışanların gözleri önünde sergilendiği için,üstlerine öykünen direktörler, müdürler, patronun oğluna, kızına, torununa yalakalık etmek için en küçük fırsatı değerlendirmekten yüksünmüyorlar. Bir kedi  sinsiliğinde aile üyelerine sokulan bu sözde profesyonellerin amacı; bilgiyle, uzmanlıkla yetkinlikle elde edemedikleri saygınlığı, patrondan çalacakları rolle, devşirecekleri otoriteyle elde etmek uğraşından başka bir şey değil. 

Gerçek şu ki, sermayedar babaya, anneye kendi çocuklarının şirketlerinde çalışan profesyonel yöneticilerinden daha yeteneksiz olduğu fikrini benimsetmek güç. İşte, kurumsallaşma, profesyonelleşme, iktisadi akıl tam da bu nedenle çok önemli. Çünkü profesyonelleşme, aile üyeleriyle çalışanlar arasındaki ilişkilerinin rasyonel bir temele oturtulması bağlamında bir katalizör işlevi görüyor. Aile üyelerinin yetki ve sorumlukları ile profesyonel yöneticilerin yetki ve sorumlulukları arasındaki ayrımın objektif ölçütlerle belirlenmesine olanak veriyor. Görevin gerektirdiği yetkinliklerle bu görevi yerine getiren kişinin yetkinlikleri  arasında bir koşutluk kurulmasına olanak sağlıyor.  

Çağdaş organizasyonlarda profesyonel yönetici çalışanların gözünde akıl, bilgi, yetkinlik ve uzmanlığın temsilcisidir. Daha da önemlisi çalışanlara çağdaş bir iş ortamı sunmakla yükümlü kişidir. Dolayısıyla şirket koridorlarında gezinen oğullar, kızlar,yeğenler, torunlar her şeyden önce profesyonel yöneticinin şirketteki varlık nedenleriyle çelişir. Eğer profesyonel yöneticiler çalışanları tarafından yetkin, saygın birer lider olarak benimsenmek istiyorlarsa yapacakları ilk iş; çağdaş bir organizasyonla aile çiftliği arasındaki ayrımı sermayedar aileye kabul ettirmektir. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...