Ana içeriğe atla

Duygusal Zeka Özgürlük ve Yaratıcılık


















En yamyam patronlar bile sonunda anladılar ki EQ (emotional quotient) yani "duygusal zekâ," en az IQ (intelligence quotient) yani "bilgisel zekâ" kadar önemli. Yönetmek için yalnızca zekâ yetmiyor; daha iyi yönetebilmek ve verimliliği artırmak için yöneticilerin duygusal yeteneklerini geliştirmesi gerekiyor. Bu tespitler, yıllar önce aramızdan ayrılan sosyalist edebiyat profesörü Mina Urgan'a ait.

Gerçekten de, yönetenin yönetileni anlamaya çalışmasındaki en önemli araç, duygusal zekâ ve bunun paralelinde gelişen empati yeteneğidir. Ancak gelin görün ki, on binlerce çalışan, bu temel gerçeği kavramaktan aciz, bilgisiz sermayedarlarca yönetiliyor. "İşe sakallı, bıyıklı adam kesinlikle almam. Kirli sakal da hiç sevmem. Her gün tıraş olacak bir kere. İşe Bodrum'a gider gibi gelinmez. Kot pantolon da giyilmez! Kadınlar da mini etek, şort giyemez! Buranın da kendine göre bir ciddiyeti var. Yok, tişört olmaz! Gömlekle gelecek, giydiği şeyin bir yakası olacak. Çorabı düşük adam da sevmem. Eti gözükmeyecek..."

Bu sözler, Anadolu kaplanları olarak adlandırılan orta ölçekli işletmelerden birinin patronuna değil, ülkenin en büyük aile holdinglerinden birinin onursal başkanına ait. Sosyalist bir edebiyatçının duygusal zekânın iş dünyasındaki önemini fark ettiği bir dünyada, sermayedar yöneticilerin liderliğin olmazsa olmaz bir niteliğini hâlâ kavrayamamış olması, ne acı bir ironi değil mi?

On binlerce çalışanı bulunan ve iş çevrelerince rol model kabul edilen bir holding patronunun bireysel varoluşun karşısına bu kadar pervasızca dikilmesi, insanı gerçekten ürkütüyor. Evrensel iş öğretilerinden nasibini almamış bu tutum, yöneticinin yaşamın ve insanın gerçekliğinden ne kadar uzaklaşabileceğini gözler önüne seriyor.

Bu söylem aynı zamanda aile şirketlerinin, neden çok uluslu şirketlerin bayisi, montajcısı, acentesi ya da ülkenin büyük bakkalı, kasabı, mandırası, şıracısı, bozacısı, fırıncısı olmaktan öteye geçemediklerini açıkça ortaya koyuyor. Aile şirketlerinin iş anlayışı ile çok kültürlülük, özgürlük ve yaratıcılık arasındaki uçurumu da gözler önüne seriyor.

Tam da bu noktada insanın aklına birçok soru geliyor: Özgür olmayan bir insan, kendi yaşamının öznesi olarak taklit etmenin ötesine geçebilir mi? Hangi çorabı, hangi pantolonu, hangi eteği, hangi gömleği giyeceğine, saat kaçta işe gelip kaçta çıkacağına, neyi ifade edip edemeyeceğine kendi iradesiyle karar veremeyen bir insan, yenilik ve değer yaratabilir mi? En önemlisi, bireysel özgürlüğü yok sayan bir kibrin boyunduruğu altında çalışan birey, insan kalabilir mi?

Bu soruların yanıtını Fichte veriyor: "İnsanın her eylemi, özgürlüğü gerçekleştirme uğraşının bir parçasıdır. Çünkü yapmak, başlı başına bir özgürlük işidir. Yapmak, özgürlüğün gereğini yerine getirmek demektir." Hegel de bu görüşü onaylar: "Akıl kendini, bireylerin yalnızca gerçek anlamda özgür olan edimleri dolayımında gerçekleştirir."

Peki, patronlar bu şekilde düşünürken bilgi, akıl ve uzmanlığın temsilcisi olması gereken profesyonel yöneticiler, çalışanlarına hangi pencereden bakıyorlar?

Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir söyleşi bu sorunun yanıtını açıkça ortaya koyuyor. Söyleşiyi yapan gazeteci, "Saat yedide işe gelen çalışanlarınızın kaçta işten çıkmasını istersiniz?" sorusunu, havacılık sektöründe faaliyet gösteren ülkenin büyük şirketlerinden birinin CEO'suna soruyor. CEO alaycı bir biçimde "Saat yedide" yanıtını veriyor. Gazeteci şaşırarak, "Vay be! Sabah yedide gelip akşam yedide gitmelerini istiyorsunuz, yani on iki saat çalışacaklar, öyle mi?" diye soruyor. Çalışanlarının tüm enerjisine ve sosyal yaşamına el koyma heveslisi CEO, bu soruya "Çalışanlarımıza iyi para ödüyoruz" yanıtını veriyor ve ekliyor: "Bu yüzden şirketimize yılda elli bin iş başvurusu oluyor."

Yanıt, CEO'nun, iş gücünün ancak yüzde 50'sinin çalışabildiği, her dört gençten birinin işsiz olduğu ve insanların işlerini seçme özgürlüğünden yoksun olduğu bir ülkede yaşadığını unuttuğunu gösteriyor. Ayrıca, şirketin üst düzey yöneticiler dışında kalan çalışanlara yoksulluk sınırının altında ücret ödediğinden olsa gerek, "iyi ücret" derken neyi kastettiğini de açıklamıyor.

Söyleşinin en dikkat çekici kısmı ise gazetecinin, "Ne ölçüde empati yapabiliyorsunuz?" sorusuna aldığı yanıttır. CEO, "Herkes benim gibi olsun istiyorum. Karşımdakinin durumu nedir? Ancak iyi anlatırsa anlayabiliyorum. Empati kuramıyorum..." diyor.

Belli ki, iş bitirici CEO'muz, çalışanlarını kendi bulunduğu noktadan uzaklaşmadan anlamaya çalışan yöneticilerin başarısızlığa mahkûm olduğunu bilmiyor. Binlerce insanı yönetmekten sorumlu olan bu yönetici, empati yapmadan insanın yaratma gücünü ve keşfetme kapasitesini anlayamayacağını da kavrayamıyor. Çünkü beyefendi, tıpkı sermayedar efendileri gibi yaşamın gerçekliğinden çoktan kopmuş durumda. Kendi düş dünyasında yaşıyor.

Dalkavuklarca sürekli övülen, süslenen kibir, duygusal zekâyı işte böyle köreltiyor. Oysa çalışmanın, yaşamı idame ettirmenin ötesine taşan anlamını keşfedememiş; insanın düşünsel ve edimsel özgürlüğünü yönetsel bir öncelik olarak benimsememiş iş modelleri, ne teknoloji ne de küresel markalar yaratabilir. Bu çağın çalışanları, yaşam tarzlarını, giydiklerini, inandıklarını değil; yetkinliklerini, akıllarını ve düşüncelerini odağına almış bir iş kültürü içinde değer yaratabilir.

Türk şirketleri, bilgisiz sermayedar yöneticilerin ve dayatmacı, kibirli CEO'ların boyunduruğundan kurtulmadıkça bu sömürge ekonomisi, teknoloji üreten bir ekonomiye dönüşmeyecektir. Artık bunu anlamalıyız.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...