Ana içeriğe atla

Hak Ettiğinden Fazlasına El Koyanlar

Amerika Gelişim Merkezi'ne göre 30 yılda Amerika'da nüfusun fakir sayılan %50'sinin geliri yüzde 6 artarken nüfusun en zengin kesimi (%1)için bu oran yüzde 299 olmuş. 1960 yılında Amerika'nın en büyük kuruluşlarındaki genel müdürlerin vergiden muaf olan ortalama maaşları diğer  çalışanların 12 katıyken bu oran yetmişli yıllarda  35 katına çıkmış. 1980'de ise ortalama bir CEO mavi yakalı bir çalışandan 42 kat daha fazla kazanırken, on sene sonra bu oran  84 kata ulaşmış. Seksenli yıllar süresince eşitsizlik ivme kazanmış ve 1990'ların ortasında 135 1999'da 400 ve 2000'de 531 kata ulaşmış.Günümüzde de bu akıl almaz adaletsizlik hız kazanarak devam etmektedir.

Ne yazık ki, Türkiye'de bu türden verilere ulaşmak neredeyse olanaksız. Eldeki tek kaynak şirketlerin faaliyet raporlarında, şirket yöneticilerine ödenen ücretler bölümünde, toplam meblağ olarak açıklanan veriler. Ancak teknoloji üretemeyen, küresel markalar yaratamayan hatta gelişmiş ülkelerden devşirdiği teknolojiyi bile doğru dürüst iş süreçlerine uyarlayamayan Türk iş dünyasının Batıyla rekabet edebildiği tek alanın, CEO ve üst düzey yönetici maaşları olduğu bir sır değil.

Peki, büyük başarılara imza atmış küresel şirketlerin diğer özellikleriyle rekabet edemeyen büyük aile şirketleri nasıl oluyor da konu üst yönetime ödenen ücretlere geldiğinde Batılı şirketlerle yarışabiliyor. Bu sorunun yanıtı aile şirketlerinin ortaklık yapısında ve yönetim şeklinde gizli. Kurumsallaşmamış aile şirketlerinde patron, hem sermaye sahibi hem de profesyonel yönetici konumundadır. O, şirket sahibi olarak hem koyduğu sermayenin getirisinden, hem de bir yönetici olarak astronomik maaş gelirinden nemelanır. Bu çarpık yapı CEO ve çevresindeki üst düzey şirket yöneticilerin yıllık gelir düzeylerinin belirlenmesinde önemli bir rol oynar. İşçisine açlık, uzman kadrosuna yoksulluk sınırında bir gelir dayatan, "Çalışan çalışır, beğenmeyen gider." söylemini ağzında düşürmeyen sermayedar yöneticiler  iş yakın çevresindeki yöneticilerin ücretine geldiğinde kesenin ağzını sonuna kadar açarlar. ''Yönetici Patron''lar her zaman gösteri ve lafazanlık yeteneği yüksek bir CEO'ya ve onun emrindeki uyruklara muhtaçtır. Sermaye sahibi olmakla yönetme yetkinliği arasındaki derin ayrımı kavramaktan uzak ''Yönetici patron''ların çoğu topluluk önünde konuşamazlar, evrensel iş öğretilerinden bihaberdirler, üç beş tümceyi bir araya getirebilenler ise sağdan soldan duydukları yarım yamalak kavrayabildikleri klişelerle konuşurlar.Dolayısıyla ''patron yöneticiler'' ancak CEO ve ekibinin gösteri yapma yetenekleri aracılığıyla  cehaletlerini şirketin diğer hissedarlarından, piyasa analistlerinden ve kamuoyundan gizleyebilir. ''Yönetici Patron'', aldığı bu desteğin karşılığını yüksek ücretin yanı sıra; CEO ve ekibinin yönetsel yanlışlarını, astlarını taciz etmesini(mobbing), yönetim kalitesizliğini, zevk ve sefa alemlerine harcanan şirket kaynaklarını, küçük çaplı suistimal ve yolsuzlukları görmemezlikten gelerek öder.

Peki ,küresel düzlemde bir yenilik üretememiş, ithal ikameci sanayiden bilgi ekonomisine geçememiş bir ekonomide CEO ve ekibi ne iş yapar? 


Bence bu sorunun yanıtı koca bir ''hiç''tir. Öyle ki, büyük aile şirketlerinde kritik öneme sahip iş süreçleri genellikle alt ve orta kademe görev yapan uzmanlarca yapılandırılır, yönetilir. Bu insanlar gece gündüz,yaz kış demeden akıl almaz bir özveriyle büyük gemiyi yüzdürürler. Girdileri tedarik ederler, üretirler, pazarlarlar,satarlar, tahsil ederler... Daha da önemlisi; orta kademe yöneticiler, üst yönetimin yetki ve sorumluluk alanına giren ancak yerine getirilmeyen birçok kritik önemdeki görevi de üstlenirler: sistem kurarlar, süreç dizayn ederler, okurlar, araştırırlar, giderleri düşürmek için çırpınırlar. Ayrıca, üst düzey yöneticilerine astronomik ücretler ödeyen aile şirketlerinin çoğu düşük rekabet yoğunluğuna sahip sektörlerde, ölçek ekonomisinin kaldıraç etkisinden nemalanan  büyük şirketlerdir. Bu nedenledir ki, piyasanın o ünlü ''görünmez eli'' bu şirketlerdeki yönetsel kalitesizliği hemen cezalandıramaz. Eksik rekabet koşulları, onlarca soytarıyı, liyakatsiz üst düzey yöneticiyi  gizler. Büyüklük, yüz milyonlarca dolarlık hataların bile kolaylıkla hasır altı edilmesine olanak verir. Büyük ölçekli organizasyonlarda önemli yanlışların olumsuz sonuçları ancak yıllar sonra ortaya çıkar.  Gerçek o ki karizmatik lider algısı,astronomik ücretlere gerekçe yaratmak isteyen düzenbazlarca uydurulmuş koca bir yalandır. Diğer koca yalan ise; yeteneğin az sayıda insanın elinde toplandığı, bu yeteneklerin diğer insanları  yönetmesi gerektiği söylemidir. 

Genelin iyiliğini sağlamanın yolunun az sayıda insanın yeteneğini cilalayıp parlatmaktan, az sayıda yöneticiyi astronomik ücretlerle ihya etmekten en önemlisi de değerin gerçek yaratıcılarını süründürmekten geçmediğini artık anlamak zorundayız. 2008 krizinin, sosyal podyumlarda dünyayı ben yarattım, ben iyiyim, ben bilirim edasıyla dolaşan CEO kılığına girmiş insanların eseri olduğunu hiç unutmamalıyız. 

Çağ bilgi ve ortak akıl çağıdır.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Yalnızlık mı, Tek Taraflı Kalabalık mı?

Artık bazı şeyleri yapmayı bıraktım. Aramayı bıraktım. Mesaj atmayı bıraktım. Hatırlatmayı, davet etmeyi, özel günleri kutlamayı bıraktım. Ve fark ettim ki bazı ilişkiler benim ugraşım sonucu ayakta duruyormuş. Oysa iletişim dediğimiz şey iki yakası olan bir köprüdür,  tek tarafli iletişim bağ değil; yüktür. Sürekli sen arıyorsan, sen soruyorsan, sen hatırlıyorsan, sen toparlıyorsan… Orada iletişim yoktur. Orada alışkanlıkla sürdürülen, tek taraflı bir bağ vardır. Bazen bilerek sessizleşmek gerekir. Geri çekilip bakmak: Kim fark edecek? Kim arayacak? Kim merak edecek? Ve çoğu zaman gerçekle yüzleşirsin: Sen sustuğunda, herkes sus pus olmuştur. Aslında bu bir kayıp değildir. Bu bir ayıklamadır. Kendi yokluğunda kimlerin eksildiğini görmek, hayatın en dürüst aynasıdır. Peki ya yalnızlık?  Kötü bir şey mi yalnızlık? Kesinlikle hayır. Zorunlu kalabalık çok daha kötüdür. Yan yanayken bile anlaşılmamak, konuşurken karşılık bulamamak… Bunlar, yalnızlıktan çok daha ağırd...