Ana içeriğe atla

Çalıyorlar

Devletten, şirketten, halktan, tüketiciden, küçük ortaktan, çalışandan çalıyorlar. Koltuk ve güç sahipleri içeriden soyarken; yüklenici, tedarikçi, müteahhit, komisyoncu, ajans görünümündeki işbirlikçileri dışarıdan soyuyor.
Her kılığa giriyorlar: Bakan, bürokrat, iş adamı, CEO, gazeteci, genel müdür, direktör, müdür, uzman, yönetim kurulu başkanı, akademisyen...
Her yöntemi kullanıyorlar: Rüşvet, kayırma, komisyon, gizli ortaklıklar, vergi indirimleri, muafiyetleri ihracat teşvikleriyle çalıyorlar. 
Arsa spekülasyonları, siyasi ilişkileri, imar planı değişikleriyle çalıyorlar. Eşe, akrabaya, hemşeriye, dosta, metrese, sevgiliye çıkar, mevki, iş sağlayarak çalıyorlar. Borsa manipülasyonlarıyla, henüz kamuya açıklanmamış şirket bilgilerini yasa ve yönetmelikleri menfaat sağlamak amacıyla kullanarak çalıyorlar. Saat, cep telefonu, PC, araba, yat, kat, takım elbise türü hediyeler kabul ederek çalıyorlar.
Ve maalesef çaldıkları  hırsızların yanına kar kalıyor. Kimse ahlaksızlıklarını yüzlerine vurmuyor.  Sosyal düzlemlerde, medyada, şölen sofralarında, devlet dairelerinde, plazalarda hepsi itibar görüyor: Önlerinde, ceketler ilikleniyor, insanlar karşılarında el pençe divan duruyor, ayakta karşılanıyorlar. Yargısıyla, yürütmesiyle yasamasıyla medyasıyla koca bir ülke seyirci ve onlar ÇALIYORLAR. 


En kötüsü ise, milyonlarca yoksul insan hırsızlıkla edinilmiş servete, refaha ve lükse özeniyor. Herkes çalmak için fırsat kolluyor, sıra bekliyor. Eğriyle doğru, erdemle erdemsizlik arasındaki derin ayrım yok ediliyor. Değer, liyakat, hak etme, kazanma olgularının içi boşaltılıyor. Çalmak kazanmaktan, el koymak hak etmekten daha değerli olurken koca bir ülke içten içe çürüyor, kokuşuyor,  korkunç bir sona sürükleniyor...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan menfaat Devşirmek: Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kimse Kimseyi Anlayamaz

  Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu: Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor. Evet,çok acı ama kimse kimseyi  anlamıyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını, anlaşıldığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır: “Beni biri gerçekten anlasın.” Ama acı gerçek şudur;  kimse kimseyi gerçekten ...