Ana içeriğe atla

Düşünsel Ortaçağ



Düşünsel Orta Çağın Çıkmaz Sokaklarında

Tanzimat Fermanı ya da bilinen adıyla Gülhane Hatt-ı Şerif-i’nin ilanı, Osmanlı’nın Batı’ya uyum çabalarının bir dönüm noktasıydı. Ancak bu modernleşme hamlesi, yüzeysel kaldı. Avrupa’ya öğrenciler gönderildi ama ekonomi eğitimi alanların sayısı yok denecek kadar azdı. Oysa aynı dönemde Japonya, benzer bir geri kalmışlık sorunuyla karşı karşıyaydı. Onlar, Batı’ya gönderdikleri öğrencilerin neredeyse tamamını ekonomi ve mühendislik gibi kalkınmanın temelini oluşturan alanlara yönlendirdi.

Japonya’nın attığı bu adımlar öylesine etkiliydi ki, ekonomi biliminin matematiksel yöntemlerle gelişimine öncülük eden William Stanley Jevons’un öğrencilerinin büyük kısmını Japonlar oluşturuyordu. Osmanlı ise hâlâ düşünce üretimini, ekonomiyi ve toplumsal dönüşümü bilimsel temellere oturtmanın gerekliliğini kavrayamıyordu.

Bir toplum düşünün: 16. yüzyılda ortaya çıkan Merkantilizm’i, 18. yüzyıldaki Liberalizm’i, 19. yüzyılın Marksizm’ini anlamadan; tartışmadan, sorgulamadan bugüne gelmiş.

Bir yönetici patron sınıfı hayal edin: Avrupa’nın yanı başında yüzlerce yıl ekonomiyi bir bilim dalı olarak görmeden yaşamış. Batı’yı yalnızca makine, teknoloji ve bilgi ithal edilecek bir coğrafya olarak algılamış.

Bir seçkinler tabakası düşünün: Batı Aydınlanması’nın ve modernleşmenin ardındaki ekonomik, sosyal ve kültürel olguları kavrayamamış. Burjuvaziyi yalnızca kravat takmak, mini etek giymek ya da başkalarının geliştirdiği teknolojileri kullanmakla eşdeğer saymış. Hurafeler ve dogmalar içinde benliğini kaybederek, ne Batı’ya ne Doğu’ya ait iğreti bir yaşam tarzını benimsemiş. Ortak aklın yerini dayatma almış, liyakatın yerini nepotizm, dayanışmanın yerini rekabet... Analiz ve bilginin yerini ise sezgi ve cehalet almış.

Bugün de yönetenler, inanılmaz bir hızla çoğalan ve dönüşen bilginin peşinden gitmek zorunda olduklarını hâlâ kavrayamıyor. Bilimden, akıldan ve sentezden uzak; sorumluluklarıyla orantısız bir cehalet içinde karar almaya devam ediyorlar.

Antik Çağ filozoflarının eserler verdiği bu topraklarda, düşünsel anlamda hâlâ bir Orta Çağ karanlığında yaşıyoruz. Sentezden yoksun karşıtlıkların çıkmaz sokaklarında nesillerimizi tüketiyoruz. Yaratıcılıktan uzak, üretmeden ve düşünmeden bir dönüşümün mümkün olmadığını ise ısrarla görmezden geliyoruz.

Modernlik, ulusalcılık ve İslamcılık sarmallarında; çıkar çatışmaları ve cehaletin girdabında debeleniyoruz. Ülkemizin tek bir küresel markaya sahip olmaması kimsenin umurunda değil. İnşa ettiğimiz sömürge ekonomisinin ürünleri olan plazaları, alışveriş merkezlerini, köprüleri ve yolları gelişmişlik göstergesi sanıyor; bununla övünüyoruz.

İş dünyasında liyakat yerine nepotizm, dayanışma yerine acımasız bir rekabet hüküm sürüyor. İlkel bir iş kültürünün içinde çalışanlar mobbinge maruz kalıyor, itilip kakılıyor, aşağılanıyor. Fakat bizler, bu çıplak gerçeklerle yüzleşmek yerine kitaplarda ve ekranlarda parlatılmış “kahraman patron” mitleriyle avutuluyoruz.

Sermaye sınıfı, demokrasi havarisi bir imajla sosyal ortamlarda boy gösterirken, ofislerde despotluğa soyunuyor. Çalışanlarına liderlik etmek yerine ruhsal bir tahakküm uygulayan bu yönetim anlayışı, toplumsal ilerlemenin önündeki en büyük engellerden biri.

Yenilik üretemememizin, teknoloji yaratamamamızın temel nedenlerini sorgulamadıkça bu kısır döngüyü kırmamız mümkün değil. Gerçek bir dönüşüm, ancak liyakatsizliğin kuşatmasını yarıp insana, bireye ve topluma aklın penceresinden bakmayı öğrenmekle mümkün olabilir. Çünkü aklın rehberliğinde sorgulayan, üreten ve yaratan bir toplum inşa etmedikçe, ne yollar ne köprüler ne de gökdelenler bizi ileriye taşıyacaktır. Gelecek, ancak akıl ve bilimin ışığında yeniden kurulabilir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...