Ana içeriğe atla

Aynı Yanılsamanın Kurbanlarıyız

 


Bin yıllar süresince, yüz milyonlarca insan, gerçekte hiçbir biyolojik temeli olmayan “ırksal farklılıklar”a soyut üstünlükler ve değersizlikler atfedildiği için birbirini katletti.
Milyarlarca insan, yalnızca farklı göründükleri ya da farklı bir kimlik taşıdıkları gerekçesiyle, doğup büyüdükleri ata topraklarından koparıldı; köyleri yakıldı, şehirleri yağmalandı, anıları ve geleceği ellerinden alındı.

Kimi zaman devletlerin resmi ideolojileri, kimi zaman sömürgeciliğin açgözlü iştahı, kimi zaman da politikacıların iktidar hırsı bu hayal ürünü ayrımları kışkırttı. Bilimsel olarak var olmayan bir olgu, ırkçılık, tarih boyunca kölelik düzenlerinin, soykırımların, zorunlu göçlerin ve toplu kıyımların meşruiyet aracı hâline getirildi. İnsanlık, kendi uydurduğu “ırk” masalına inanarak, kendi kardeşlerini düşmana dönüştürdü; kendi toplumlarında cehennemler yarattı.


Tarih boyunca siyasetçiler, toplumları yönetmenin en kolay yolunun onları ayrıştırmak olduğunu çok iyi bildiler. Var olmayan biyolojik farkları büyüttüler, kültürel nüansları,  “ırk” diye pazarladılar, insanları birbirine düşman ederek siyasal güçlerini, mevkilerini pekiştirdiler. Bugün ve geçmişte dünyada gördüğümüz pek çok kutuplaşma, düşmanlık, bilimin değil; siyasetin, propagandanın ve ideolojik mühendisliğin eseridir.

Oysa antropolojinin ve modern genetik biliminin ortaya çıkardığı gerçek tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta son derece net: Antropoloji ve genetik bilimi, tartışmaya yer bırakmayacak kadar nettir: İnsanlar genetik olarak %99,8 oranında birbirinin aynısıdır.

Bu muazzam benzerliğin anlamı çok açık:
Bugün Alman, Fransız, Türk, Japon, Arap diye ayırdığımız tüm topluluklar, aslında aynı ortak ataların torunlarıdır. Aramızdaki farklılıklar ise biyolojik, ırksal değil, aynı aile içindeki küçük çeşitliliklerden ibarettir.

 Binde 2’lik Fark: Küçük Bir Detayın Üzerine Kurulan Büyük Yanılgı

Evet, insan genomunun %99,8’i aynıdır.
Geriye kalan %0,2 ise göz rengi, saç tipi, cilt tonu gibi yüzeysel özellikleri belirler.
Yani bu gün “ırk” diye tanımlanan tüm farklılıklar, insan genetik haritasının sadece ufak bir parçasına dayanır.

Bilim insanlarının altını çizdiği gerçek şu:
Biyolojik olarak tanımlanabilir ırklar yoktur; sadece coğrafi ve iklimsel adaptasyonların ürettiği küçük farklılıklar vardır.

Ten renginin koyuluğu güneş ışınına bir uyumdur.
Burun şekli iklim koşullarının sonucudur.
Vücut yapısı, sıcak ya da soğuk ortamlarda avantaj sağlayan küçük evrimsel düzenlemelerdir. Hepsi bu.
Üstelik aynı ülke içindeki iki birey arasındaki genetik fark, farklı ülkelerden iki insan arasındaki farktan daha fazla olabilir. Irk denen şeyin genetik karşılığı yoktur; ama toplumsal karşılığı çok büyüktür.


Kültürlerin Ayrışması, Irkların Ayrışması Değildir

Tarih boyunca toplumlar farklı kültürler, diller, gelenekler ve kimlikler geliştirdi.
Bu doğal bir çeşitliliktir; ancak biyolojik bir ayrım değildir.
Alman, Fransız, Türk, Kürt
Hepimiz aynı Afrika kökenli ataların torunlarıyız.
Aramızdaki ayrımlar; devlet sınırlarının, tarihsel olayların, kültürel tercihlerin ve sosyal öğrenmenin ürünüdür.

Bu yüzden:

Biz birbirimizden ırklar olarak değil, kültürel olarak ayrıyız.
Ve kültür, genetik yazgı  ve insanları ırklara ayıran, düşmanlıklar yaratan bir olgu değildir — değişebilir, dönüşebilir, paylaşılabilir.


O Halde Irkçılık Nedir? Bilim Açısından Bir Safsata

Bilim bize şunu tekrar tekrar gösteriyor:
“Üstün ırk”, “aşağı ırk” gibi iddialar, ırklara atfedilen nitelikler tamamen uydurmadır.
Ancak insanlar bu bilim dışı  yalanlara, saçmalıklara inandığı için: savaşlar çıktı, soykırımlar yaşandı, toplumlar parçalandı, milyonlarca insan işkence gördü, öldü. Gerçek olmayan bir düşünce, gerçek acılar doğurdu.

Son tahlilde ırkçılık biyolojik bir hakikat değil;Irkçılık, bilimsel temeli olmayan, psikolojik bir çarpıklıktır; toplumsal manipülasyonla büyütülmüş bir bilişsel bozulmadır. Sosyokültürel bir kurgudur.

Bugün dünya üzerindeki tüm insanlar, genetik olarak birbirine akraba;
binlerce yıl önce aynı atalarının izlerini taşıyor. Aramızdaki farkların tamamı, evrimsel uyumların ince çizgileri ile kültürlerin yarattığı renklerden ibaret. Bu yüzden: Düşmanlıklar, ırka dayalı önyargılar ve ayrımcılık, bilimin ışığında çöken büyük bir safsatadır. Çünkü biyolojik olarak hepimiz aynı hikâyenin, aynı kökün, aynı insanlığın parçalarıyız.

Ne yazık ki insanlık, tüm bilimsel verilere rağmen hâlâ bu yalın gerçeği kavrayabilmiş değil. Genetik olarak birbirimizin neredeyse aynısı olmamıza rağmen, “biz” ve “onlar” diye kurduğumuz hayali duvarları yıkamıyoruz. İşte bu bilinçsizlik, çoktan tarihin karanlık sayfalarında kalması gereken savaşların, soykırımların, sömürünün ve kitlesel acıların bugün bile devam etmesinin en büyük nedenidir.

Dünya hâlâ, gerçekte var olmayan ırksal ayrımlar uğruna acı çekiyor; yeryüzünün çeşitli bölgelerinde hâlâ insanlar kimlikleri, ten renkleri, doğdukları topraklar yüzünden öldürülüyor, horlanıyor, sürgün ediliyor. Oysa tüm bu acılar, insanlığın kendi elleriyle ördüğü bir yalanı hakikat sanıp onun gölgesinde suç işlemesinden başka bir şey değil. Bilim yüzyıllardır “aralarındaki fark biyolojik değil” diye haykırırken, milyonlar hâlâ sahte ayrılıkların gölgesinde yaşıyor.

İnsanlık ancak bu büyük yanılgıyla yüzleştiğinde; bütün insanların genetik olarak tek bir ailenin çocukları olduğunu kavradığında, geçmişin karanlığının bugünü zehirlemesini durdurabilir. Bu farkındalık, yalnızca bilimsel bir gerçek değil; nefretin sona ermesini, zulmün kapanmasını ve yeni bir insanlık bilincinin doğmasını sağlayacak ahlaki bir dönüşümdür.

İnsanlık, genetik olarak bir ailedir. Tüm insanlar kardeştir.Geriye kalan her şey, kültürün ve tarihin çarpıtılmasıyla yaratılmış yalanlardır.

           



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan menfaat Devşirmek: Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kimse Kimseyi Anlayamaz

  Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu: Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor. Evet,çok acı ama kimse kimseyi  anlamıyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını, anlaşıldığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır: “Beni biri gerçekten anlasın.” Ama acı gerçek şudur;  kimse kimseyi gerçekten ...