Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İşsizlik

Çalışan insan nesneyi dönüştürürken, doğayı biçimlendirirken eşzamanlı olarak kendi benliğini de inşa eder. Varlığının nesne karşısındaki o muhteşem gücünü duyumsayarak, öznelleşir, bireyselleşir. Öyle ki, insan mekân ve zaman içindeki varoluşunu ancak çalışıp edimde bulunarak kendine kanıtlayabilir. Bu bağlamda çalışmak insan bilincini oluşturan temel itki, insanı insan kılan temel edimdir. Aynı zamanda iş, insanı toplumsallaştıran en etkili araçtır. Toplum bireyin topluma aidiyetini ona verdiği görevle olumlar. Yaşadığı toplumun bir üyesi olarak bireyin, toplumun yarattığı değerden payını talep etme hakkı, toplumun da o insanın talep ettiği paya karşılık gelen bir çalışmayı teklif etme sorumluluğu vardır. Dolayısıyla çalışma hakkıyla, görev ve yurttaşlık olguları birbirlerinden bağımsız olarak değerlendirilemez. İşte tam bu nedenlerle iş kavramı sadece çalışma yaşamı içinde bilfiil yer alanları değil tüm toplumun sorumluluk alanına girer. Türkiye'nin en büyük sor...

Aşk ve Arzu Üzerine

Aşk ve Arzunun Tarihsel ve Kültürel Bağlamdaki Anlamları Duyularımızla algılayamadığımız olguları ancak düşünce yoluyla anlamlandırıyoruz. Bu bağlamda soyut olanı genelleştiriyor, analiz edip ayrıştırıyor ya da tamamen yeniden kurguluyoruz. Yaşamımızın her anı, soyut olanı somutlaştırma uğraşlarıyla doludur. Zygmunt Bauman’ın Akışkan Aşk kitabında, aşk ve arzunun nörolojik, biyokimyasal ve psikolojik boyutlarına girmeden yaptığı analizler, bu bağlamda ilgi çekicidir. Bauman’a göre: Arzu , tüketme isteğidir; nesnesini keşfetme, sahiplenme ve yok etme arzusunu içerir. Bu anlamda, arzu kendi doğasına ölümcül bir çelişki taşır. Kendi nesnesini yok ederken, aslında kendini de tüketir. Aşk ise, özen gösterme ve koruma arzusudur. Aşk, sevilen nesneye kendinden bir şeyler katar; benliği nesneye yerleştirerek onu koruma altına alır. Ancak aşk da kendi içinde bir iktidar açlığı barındırabilir; bu, sevilen nesneyi çevreleyen koruma ağının bir tür köleleştirme haline gelmesiyle sonuçlanabilir...

Haydi Sevişelim (2)

Seks Bağımlılığı: Modern Dünyanın Sessiz Çığlığı Son yıllarda, seks bağımlılığı mağdurlarının sayısı hızla artıyor. Seks bağımlılığı, bireyin kendi iradesiyle terk etmesinin çok zor, hatta olanaksız olduğu; yoksun kaldığında ise gerilim ve bunalım yaratan biyo-psiko-sosyal bir sapma. Bağımlılığa özgü deneyim, birey tarafından “çok özel” bir şey olarak algılanır; bu durum, hiçbir şeyin bağımlı olunanın yerini tutmaması nedeniyle haklı bir temele dayanır. Bağımlılığın devamlılığı, bireyi gerçeklikten uzaklaştırır ve döngüyü sürekli olarak yeniden başlatır. Her bağımlılık, aslında bireyin benlik yeterliliği üzerinde bir gölge ve gerçeklikten kaçış stratejisidir. Seks Bağımlılarının Ağları ve Sosyal Kuşatma Günümüzde, yaşamını mümkün olduğunca fazla sayıda farklı partnerle seks yapmak üzerine kurmuş bireyler ve gruplar toplumun her alanında varlık gösteriyor. İşyerlerinden sosyal medyaya, eğlence mekanlarından sokaklara kadar bu anlayış, cinselliği gizliden gizliye her şeyin önüne ko...

Mutluluk ve Anlam Yüklemek

Yaşam, mutluluk beklentisinin ardı sıra sürüklenen sonlu, sonlu olduğu kadar da bezdirici bir mücadele.  Bu süreçte, neredeyse her gün kendimize yönelttiğimiz ''Mutluluk nedir'' sorusu tıpkı yaşamın anlamı nedir sorusu gibi ortak betimlemelerleyanıtlanamayacak bir soru. Öyle ya, tanımlayamadığımız, içinde yaşanılan kültüre, ana, koşullara göre sürekli güncellenen ve kimin yazdığı belirsiz bir  reçete mutluluk. Hızla akıp giden zaman içinde, an koşutunda duyulur algılanabilir olan, ardından belirsizleşen, günlük akışla saç saça baş başa gelen bir hayalet adeta.  Mutluluk, bazen refah kılığında, bazen aşk sevgi cinsellik, bazen anne, baba, eş sıfatlarıyla bazen de zindelik, sağlık kılığında çıkar karşımıza. O, sanılanın aksine sürdürülebilir değildir, gelecekte kullanılmak üzere biriktirilemez ve onun en büyük düşmanı konformizmdir. Birileri, her saat her dakika kulağımıza “mutluluğu  istiyorsun, onu hak ediyorsun; o sana ait, onu elde edebilirsin, öyleys...

Neyi kutluyoruz? Kadim Gölgelerin Boyunduruğunda 14 Şubat

Farkında olalım ya da olmayalım; Sümer’in zigguratlarından, Antik Mısır’ın gizemli tapınaklarından ve Roma’nın forumlarından yükselen sesler hala günlük yaşamımızın ritmini belirliyor. Avcı-toplayıcı atalarımızdan devraldığımız efsaneler, masallar ve inançlar yok olmuyor; sadece form değiştirerek uygarlıktan uygarlığa aktarılıyor. Atalarımızın simgesel mirası, modern dünya tarafından her gün yeniden dizayn ediliyor. Eskinin pagan gelenekleri, tek tanrılı dinlerin ve seküler ritüellerin içinde yaşamaya devam ediyor: Antik çağın "iyi ruhları" meleklere, "kötü ruhları" şeytanlara, ölüler festivalleri ise Azizler Günü'ne dönüşüyor. Tıpkı binlerce yıllık bir pagan geleneğinin, bugün "Sevgililer Günü" maskesiyle karşımıza çıkması gibi... John Rutherford’un Trobadorlar kitabında tasvir ettiği üzere, Sevgililer Günü başlangıçta Aziz Valentin’in idamıyla değil, doğanın uyanışı ve kuşların çiftleşme mevsimiyle ilişkilendirilmişti. 14 Şubat'ta toplanan çif...

Zenginin Parası Yoksulun Çenesi

Bireysel zenginliğin genelin yararına olduğu, zenginin daha zenginleşme mücadelesinin aynı zamanda toplumun da refahını artıracağı tezi Adam Smith'den bu yana kapitalizmin temel dayanağıdır. Peki, kapitalist ekonomistlerin iddia edildiği gibi bir avuç insanın zenginleşmesi gerçekten toplumsal refahı artırıyor mu?  Oxford Üniversitesi bünyesinde, yoksulluk üzerine çalışmalar yapan sivil toplum örgütü Oxfam'in tespitleri liberal kuramın tam tersini kanıtlar nitelikte. Oxfam, dünyanın yüzde 1'lik nüfusuna denk düşen 70 milyon kişinin dünyanın geri kalan yüzde 99'undan (Yaklaşık 7.1 milyar insandan) daha fazla servete sahip olduğunu söylüyor. Kurumun yayınladığı rapora göre en zengin 8 kişinin serveti 426 milyar Dolar'a ulaşırken, en yoksul 3.5 milyar kişinin sahip olduğu varlıkların toplamı sadece 409 milyar Dolar. Ekonomik büyümeyle kişisel servetler arasındaki ilişkiyi analiz eden, Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital kitabının yazarı Thomas Piketty '...

Özgürlük Korkusu

Erich Fromm Özgün adı '' The Fear of Freedom '' olan ve Türkçeye  Özgürlükten Kaçış ya da Özgürlük korkusu(*) olarak çevrilen kitabı ikinci dünya savaşının yeryüzünü cehenneme dönüştürdüğü bir dönemde 1941 yılında yazdı. Kitabın basılmasının üzerinden onlarca yıl geçti ve biz hala ''Neden insanlaşamıyoruz ?'' sorusunun yanıtını arıyoruz. Düşünsel ve siyasi gelişme uzun soluklu bayrak yarışından farksızdır. Dolayısıyla ardımızdan koşmuş yarışmacıların uzattığı bayrağı yani geçmişin edinimlerini veri almadan ortaya koyacağımız her yaklaşım hüsranla sonuçlanmaya yazgılı. Temel sorunumuz düşünürlerce biliminsanlarınca, akademisyenlerce  daha iyi bir yaşam için ortaya konmuş düşüncelerden, teorilerden habersiz oluşumuz. Bu cehalet, belli hedefler adına araçsallaştırılmış siyasi, sosyal, psikolojik söylemleri kolaylıkla benimsememize yol açıyor. Bu bakış açısıyla Erich Fromm'un Özgürlük Korkusu kitabından seçtiğim bazı bölümleri paylaşmak istedim. ...