Ana içeriğe atla

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu İstifa Etmelisiniz (1)















Retorik ya da eski ismiyle belâgat birisini bir şeye inanmaya, bir düşünceyi benimsemeye ya da bir davranışı sergilemeye ikna etmek ereğiyle yapılan abartılı anlatım. Sözle etkileme, ikna etme, tahrik etme, büyüleme, tartışma aracı olan retorik Antik Çağ'da ortaya çıktı. Retorik, iletilen mesajı kanıtlar, analizler, verilerle ortaya koymak yerine sözün gücünü temel alır. Retoriğe karşı en etkili silah yine retoriğin kendisidir.

Brütüs, Julius Casear'ı  bıçakladıktan sonra senato önünde toplanan halka seslenir. Amacı yapılan darbeyi meşrulaştırmaktır. Söz cambazı Brutus, halkı güçlü belagatiyle doğru bir şey yaptıklarına ikna eder. Kazandığından o kadar emimdir ki, konuşmasını bitirdikten sonra meydanı terk eder. Ne var ki, ardından kürsüye Marcus Antonios çıkmış ve o ünlü konuşmasını yapmıştır. (*) Konuşma sonrasında, Roma Demokrasi'sini yıkan, kendini diktatör ilan eden Casear'dan sıdkı sıyrılmış halk, gördüğü onca zulme rağmen Antonios'un arkasında saf tutar. Ve iki yıl süren iç savaş sonrasında MÖ 42 yılında yıllarca halka zulmeden Casear, Senato tarafından resmen kutlanır, Roma tanrılarından biri ilan edilir.








Yenikapı. Tarih 7 Ağustos. Milyonlarca insan meydanda toplanmış. On milyonlarca insan da ülke tarihinin en büyük toplantısı için TV başında. Kemal Kılıcdaroğlu  kürsüde.  CHP liderinin karşısında; ortalama 7 yıl eğitim görmüş, % 94'ü televizyon izleyen, sadece % 4,5'u kitap okuyan, algıları analizden çok hamaset ve retoriğe açık bir kitle var. Yani tam bir tarihi fırsat. Gel gelelim bizimkinin önüne bir tomar kağıt: Her zaman ki gibi şaşkınlıktan okuyamayacağı ya da atlayarak okuyacağı bir tomar kağıt. Şans bu ya inadına esiyor hava. Kılıçdaroğlu okusun mu, konuşsun mu yoksa önünde uçuşan kağıtlara mı hakim olsun? Alanda Kılıçdaroğlu'nu dinleyen,  TV'de izleyen milyonlarca seçmeninin zihninde o gün bu gün mü umudu var. Ama Kılıçdaroğlu adeta ''sakin güç'' nitelendirmesini hak etmek istercesine her konuşmasında kullandığı cümleleri bile sakin bir üslupla önündeki kağıttan okumaya çalışıyor. O kadar ki, liderlik koltuğuna oturduğu günden beri tekrarladığı Nazım'ın Davet şiirini bile elindeki nota bakmadan dillendiremiyor. Yazılı metin dışına  her çıktığında savruluyor Kemal Bey, yarım kalan cümlelere, son 6 yılın tekrarlarına sıkışıp kalıyor. Meydan'da bir rivayete göre 5 milyon, uzmanlara göre 1 milyon kişi var.

Evet, CHP Lideri konuşuyor. Ama kitleleri ardında sürükleme yetkinsizliğinin sonucu koca meydanda adeta tek başına. Konuşması süresince ''Ya Allah Bismillah Allahu Ekber'' sloganı ve birkaç cılız alkış sesi dışında koca meydandan çıt çıkmıyor. Bir yanda kürsüdeki sözde liderin düşük performansı diğer yanda meydanın tepkisizliği... Tam bir siyasi rezalet. Ve kazanıma dönüşebilecek bir fırsat daha,  CHP Genel Başkanının ve yönetiminin beceriksizliği nedeniyle CHP'ye gönül vermiş insanların hayal kırıklığına, AKP'nin kazancına dönüşüyor. 

Devlet yönetiminde liyakatin önemini sürekli vurgulayan Kılıçdaroğlu artık liyakatin devlet için olduğu kadar liderlik içinde önemli olduğunu anlamalı. Eğer, CHP lideri liyakatsizliğine rağmen koltuğunda oturmakta ısrarlıysa; birileri  ''Ben camdan değil candan konuşurum'' diyen bu beyefendiye, eleştirdiği prompter'a ne kadar gereksinimi olduğunu mutlaka anlatmalı. Yine birileri, beyefendiye  2-3 sene önce başını önündeki kağıttan kaldıramayan sayın Bahçeli'nin Yenikapı performansını doğru metne ve prompter'a borçlu olduğunu,  Cumhurbaşkanının, başbakanın konuşmaları aynı teknolojiyi kullanarak yaptığı uygun bir dille izah edilmeli. En önemlisi de, Kılıçdaroğlu, sözel belleği analitik belleğinden çok daha yüksek olan, politik romantizmin, popülizmin esaretindeki bir toplumda retorik yeteneği bulunmayan bir liderin başarı şansı bulunmadığına ikna edilmeli.

Evet dürüstsünüz, naifsiniz, iyisiniz  Ama unutmayın; tüm bu değerler sadece  liyakat ve liderliğin olmazsa olmazlarıdır.  Sayın Kılıçdaroğlu lütfen sizin için en doğru seçeneğin istifa etmek olduğunu artık kabul edin. 


(*)  Antonios'un konuşması;

“Dostlar, Romalılar, Yurttaşlar... Beni dinleyin!
Ben buraya Sezar’ı gömmeye geldim, övmeye değil.
İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler ise çoğu zaman kemikleriyle beraber gömülür gider. Hadi Sezar’ınkiler de öyle olsun.
Asil Brutus size Sezar’ın haris olduğunu söyledi; eğer böyleyse, bu ağır bir suç. Sezar da bunu pek ağır ödedi. Şimdi burada Brutus’le diğerlerinin izinleriyle, çünkü Brutus şeref sahibi bir zattır; zaten hepsi, hepsi şerefli kimselerdir, evet müsaadeleriyle burada Sezar’ın cenazesinde söz söylemeye geldim.
O benim dostumdu, bana karşı vefalı ve dürüsttü; lakin Brutus haris olduğunu söylüyor ve Brutus şerefli bir zattır.
Sezar Roma’ya birçok esir getirdi, devlet hazinelerini bunların kurtuluş akçeleri doldurmuştu. Acaba Sezar’da hırs diye görülen bu muymuş? Fakirler ne zaman ağlasa, Sezar’ın gözleri yaşarırdı; hırs daha sert bir kumaştan olsa gerek. Fakat gene Brutus onun için haristi diyor; Brutus da şerefli bir adamdır.
Siz hep gördünüz; luperkalya yortusunda ben kendisine üç defa krallık tacı sundum, üç defasında da reddetti; hırs bu muymuş? Yine de Brutus haristi diyor ve şüphesiz kendisi şerefli bir adamdır.
Ben Brutus’un dediklerini çürütmek için söz söylemiyorum, buraya bildiklerimi söylemeye geldim. Bir zamanlar siz onu hep severdiniz, bu sebepsiz değildi. Öyleyse sizi ona yas tutmaktan alıkoyan nedir?

Ey izan! Sen hoyrat hayvanlara sığınmışsın, insanlar da muhakemelerini kaybetmiş. Beni affedin. Kalbim tabutun içinde, şurada, Sezar’ın yanında, tekrar bana gelinceye kadar beklemeli.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...