Ana içeriğe atla

Sürdürülemez Olanı Sürdürülebilir Kılmak Uğruna Yitirilen Gelecek

 

Geçtiğimiz aylarda teknoloji devi Google'dan bir yetkili, mevcut en hızlı süper bilgisayarların 10 bin yılda yapacağı işlemleri 200 saniyede bitiren ve kuantum üstünlüğüne sahip bilgisayar yaptıklarını duyurdu. Anlaşılan o ki, önümüzdeki yıllarda yönetici koltuklarında ne patronlar ne de CEO’lar oturacak,  o koltuklarda oturan güç nesnel bilgi olacak. Gerçekten de, ancak ve ancak bilginin gücü yönetme yetkinliğinden yoksun cahil sermayedarları ve onların profesyonel uşaklarını hak etmeden oturdukları makamlardan uzak tutabilir.

Yaratım yoksunluğu ‘’araştırma, geliştirme yatırımlarını artırmalıyız’’ türünden şablonlarla çözülemeyecek kadar çok boyutlu bir sorundur. Düşünsel üretim yoksunluğunun,  tasarım alanındaki başarısızlığın nedenlerini kavramadan; ''Neden aşı üretemiyoruz, neden teknoloji geliştiremiyoruz, neden keşfedemiyoruz sorularını yanıtlamadan asla kalkınamayacağız. Kalkınmanın yolu, aile yapımızdan sosyal yaşamımıza, göreneklerimizden inançlarımıza kadar her olguyu, her tabuyu içtenlikle sorgulamaktan geçiyor. Öyle ki, son elli yılda kalkınmayı başarabilmiş ülkelerin ortak noktası; gelişmiş ekonomilerin sadece pazarı,  tüketicisi olmayı reddetmeleri ve özgün kalkınma modelleri geliştirmeleriydi.  Çin’in, Güney Kore'nin dünyaya sattığı araçlar bir mucize ya da sektör konusunda bilgisiz 5 sermaye sahibinin yerli araba yapma sevdasının sonucunda ortaya çıkmadı. Her gün yollarda karşılaştığımız bu araçlar, Amerika kadar büyük bir otomotiv endüstrisine sahip olmayı hedeflemiş ülkelerin doksanlı yıllarda yaptığı stratejik planların ürünleri. Öyle ki, Çin Devlet Planlama Komisyonunun Şubat 1994 tarihli ‘’Otomotiv endüstrisi Sanayi Politikası’’ belgesi çok sayıda küçük devlet şirketinin altı ya da yedi adet araba imalatçısı holdingin çatısı altında toplanmasını ve ‘’ulusal girişimlerin omurgası’’ olacak bir işlevsellikte birleştirilmesini öngörüyordu. Planın yürürlüğe girmesiyle birleştirilen şirketler iç pazarın tüm gereksinimini karşılamanın yanı sıra dünyaya on milyonlarca araç ihraç ettiler. Ülkemizdeki sözde siyasetçiler, sözde sermayedarlarca küçümsenen Planlı Ekonomi Türkiye’den onlarca yıl sonra liberalleşen Çin’in, Güney Kore'nin teknoloji ve marka yaratmadaki başarısının temel itkisiydi. Bu ülkeler, kalkınmanın arkasında ne liberalizm ne kapitalizm ne de devletçiliğin bulunduğunu başarının yönetim kalitesi, etkin ve özgün planlama yetkinliğine bağlı olduğunu tüm dünyaya kanıtladılar. 

Refahın yolu,  çağdaş koşullarda barınan, karnı doyan, düşünmeye, okumaya zaman ayırabilen, birilerinin vasiliğine gereksinim duymayan özgür bireylerden oluşmuş bir toplum yaratabilmekten geçiyor. Özgürlüğün ve ekonomik özerkliğin garantisi ne güçlü bir devlet, ne din, ne milliyetçilik ne güçlü bir bürokrasi ne güçlü bir ordu ne de güçlü kalıtsal yöneticiler. Toplumsal refahı ancak bilinçli bireyler, içselleştirilmiş bir demokrasi ve küresel düzlemde elde edilecek ekonomik zaferler garanti altına alabilir.  Türkiye, teknoloji ve küresel markalar yaratmayı başaramadıkça; asla kıskanılan, sözü dinlenen, saygı duyulan bir ülke olamayacaktır.

Son elli yılda Türkiye kötü yönetilen şirketler ve gereksiz altyapı yatırımları nedeniyle yüz milyarlarca dolar yitirdi. Dış borçla yaratılan kaynaklar özelleştirilen kamu şirketlerinin satın alınmasında, inşaat sektöründe ve iç tüketimin finansmanında kullanıldı. Devlet planlama teşkilatının etkisizleştirilmesin sonucu olarak bir ‘’üretim anarşisi’’ dönemi hüküm sürdü. Evrensel emtia pazarlarındaki, tüketici eğilimlerindeki değişimlere kör cahil ''girişimci'' güruhları Batı'nın onlarca yıl önce terk ettiği katma değeri düşük iş kollarına yatırım yaptı. Ülkenin kaynakları,  çağdaş bir gelecek öngörüsünden yoksun aile şirketlerince, cahil müteahhitlerce talan edildi. Aile üyelerinin çalışanların başına çöktüğü holdinglerden, cahil müteahhitlerden, kurumsallaşmamış şirketlerden oluşan ekonomik yapının bizi ülke olarak getirdiği nokta ortada. Yüzlerce yıldır içinde debelendiğimiz çarpık yapının sürdürülebilir olmadığını, bu ucubeyi yıkıp yeniden tasarlamaktan korkmamamız gerektiğini artık görmeliyiz. Sürdürülemez olanı sürdürülebilir kılmak uğruna dünü, bu günü, geleceği yitirdiğimizi artık anlamalıyız. Mutsuz edilmiş, amaçsız bırakılmış çalışanlarla, doymak bilmez bir oburlukla borçlanarak tüketen bilinçsiz tüketicilerle, toplumsal sorumluluklarının ayırtında bulunmayan patronlarla, uzmanlaşmanın iş dünyası içindeki gerçek işlevini keşfedememiş yöneticilerle bir refah toplumu yaratamayacağımızı artık kavramalıyız. Türkiye’yi bir tüketim pazarı olarak görenlerin bize bir kurtuluş reçetesi vermeyeceğini, bir şirketin sırlarını rakibiyle paylaşması ne kadar akıl dışıysa Batı'nın yol göstericiliğinde kalkınmanın o kadar akıl dışı olduğu gerçeğiyle artık yüzleşmeliyiz.

Evet, başarımız kesinlikle özgün iş modelleri geliştirebilme yetkinliğimize bağlı. Özgünlük bize, yetkinliklerimizi, edinimlerimizi rekabette fark yaratma doğrultusunda etkin kullanabilme olanağı verecek.  Evrensel iş öğretilerinden esinlenen, evrensel olduğu kadar da özgün olan bir kalkınma modeli geliştirmeliyiz. İnsanların ortak beğenilerine, değerlerine yönelik ürünler, markalar yaratmalıyız. Yargılamadan, suçlamadan geçmişimizle, hatalarımızla, dogmalarımızla cesaretle yüzleşmeliyiz. Bu bağlamda, organizasyonları ortaklık yapılarından yönetenlerine, üretim yöntemlerinden üretim teknolojilerine, pazarlamadan satışa, genel yönetimden insan kaynaklarına, finanstan üretime, beyaz yakalısından mavi yakalısına, kadar yeniden yapılandırmalıyız. Ekonomik unsurları; ihracat yapısından ithalata,  imalat sanayiden tarıma, iş yasalarından piyasa düzenlemelerine, sendikalarından işverenine kadar yeniden tasarlamalıyız. Sendikal örgütlenmenin önünü açmalıyız. Ancak böylesi bir yüzleşmeyle doğru stratejilere dayalı doğru  kalkınma modelleri oluşturabilir, küresel düzlemde rekabet edebilecek bir ekonomi tasarlayabiliriz.

25.02.2021 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...