Ana içeriğe atla

Hedonizmin Sessiz Yıkımı

Bir zamanlar insanlar yollara düşerdi; kimi bir aşkı unutmak, kimi kendini yeniden bulmak için... Yolculuk, dış dünyadan çok içe yapılan bir arayıştı. Doğasından koparılmış insanın, doğayla yeniden bütünleşme çabasıydı bu. Dönüşmeye, sorgulamaya, öğrenmeye dair bir niyet... Peki ya şimdi?

Mutluluğun tüketimle özdeşleştiği, yaşamın amacının hazla tanımlandığı bu çağda yolculuk artık bir içsel keşif değil; bir fetih, bir tüketim seferine dönüştü.

Bugün turizm, çoğunlukla “dinlenmek”, “yeni yerler görmek” ya da “kültürel zenginliklerle buluşmak” gibi masum kavramlarla pazarlanıyor. Ancak dikkatle bakıldığında, modern turizmin ardında daha karanlık bir dinamik yatıyor: Mutluluğun tüketimle, yaşamın hedonizmle tanımlanması.

Turizm sektörü doğayı metalaştırıyor. Ormanlar, sahiller, tarihi yapılar yalnızca “turist çeksin” diye şekillendiriliyor. Yerel halk kendi topraklarında hizmetkâr konumuna indirgeniyor. Geleneksel yaşam biçimleri, özgün kültürler birer “gösteri”ye, tüketilecek sahnelere dönüştürülüyor. Bu dönüşümün bedelini ise doğa ve gelecek kuşaklar ödüyor.

Günümüzde turizm, kataloglardan seçilmiş yapay düşlerin birer tüketim nesnesi olarak sunulmasıdır. Beş yıldızlı konforun içine gizlenmiş bir benlik yoksunluğudur. Açık büfeler eşliğinde, yüz milyonların açlığına yazılmış kara bir ironidir.

Reklamlarla, sosyal medya görselleriyle, “görülmesi gereken 10 yer” listeleriyle yönlendirilen sürüler yalnızca yeni yerler görmüyor; gittikleri her yerde doğaya, kültüre, yerel değerlere ve en çok da yeryüzünün geleceğine zarar veriyor. Turizm artık insani bir “deneyim” değil, benlik yoksunu ne istediğini ne aradığını bilmeyen sürülerin “tüketim ritüeli”ne dönüşmüş durumda. Beş yıldızlı otellerde sonsuz büfeler, devasa kruvaziyer gemilerle Antartika dahil el değmemiş doğaya yapılan akınlar, kültürlerin, yerel halkın yaşam dinamiklerinin cahil sürülerce eğlenceye indirgenmesi… Tüm bunlar, görünüşte keyifli ama özünde tahripkâr bir düzenin parçası. Öyle ki, bu sürülerin geride bıraktığı yalnızca kendi ayak izleri değil artık: Karbon, plastik, kirlilik ve sessiz bir yıkımın izleri…

Elbette yeni yerler görmeye, seyahat etmeye, dünyayı tanımaya karşı çıkamayız. Ancak turizmi evrensel bir hak değil, sınırlı bir ayrıcalık olarak yeniden tanımlamak zorundayız. Çünkü mevcut haliyle turizm, bir haktan çok lüks tüketimin, doğa tahribatının yaldızlı sureti. Ve bu suretin ardında kuruyan nehirler, betonlaşan kıyılar, plastikle boğulan denizler, yok edilen ormanlar ve kendine yabancılaşmış insanlar var.

Özetle: Bugünkü haliyle turizm, mutluluğu tüketimde, yaşamı hedonizmde sanan kitlelerin doğayı ve geleceği talan etme biçimi.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan menfaat Devşirmek: Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kimse Kimseyi Anlayamaz

  Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu: Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor. Evet,çok acı ama kimse kimseyi  anlamıyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını, anlaşıldığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır: “Beni biri gerçekten anlasın.” Ama acı gerçek şudur;  kimse kimseyi gerçekten ...