Ana içeriğe atla

Hakaret”in Gölgesinde Özgürlük: Türkiye’de İfade Hakkının Daraltılması Üzerine


21. yüzyılın başından itibaren Türkiye’de “hakaret” kavramı, yalnızca kişisel onuru koruyan bir hukuki norm değil; siyasal iktidarın eleştiriden kaçınmak için başvurduğu en güçlü araçlardan biri hâline gelmiştir. İfade özgürlüğü, evrensel anlamda “rahatsız edici olanı da kapsayan” bir haktır. Ancak Türkiye'de, bu hak özellikle son yirmi yılda sistematik biçimde “hakaret kisvesi” altında kısıtlanmakta, düşünce ile suçun sınırları giderek belirsizleşmektedir. Bu makale, Türkiye’deki “hakaret” olgusunu yalnızca yerel bir mesele olarak değil, tüm insanlığa örnek teşkil edebilecek evrensel bir tehdit olarak ele almayı amaçlamaktadır.

1. Türkiye’de Hakaret Suçunun Araçsallaşması

Türk Ceza Kanunu’nun 299. maddesi, “Cumhurbaşkanına hakaret” suçunu düzenler. Bu madde, 2014 yılından itibaren yoğun biçimde uygulanmış, on binlerce yurttaş yalnızca bir söz, bir karikatür, bir paylaşım nedeniyle soruşturmalara ve davalara maruz kalmıştır. Bu davalarda sanıkların kimliği değil, söylediklerinin iktidar açısından ne kadar “rahatsız edici” olduğu belirleyici olmuştur. Bu uygulama, Anayasa’daki düşünce ve ifade özgürlüğü güvencesini fiilen geçersiz kılmıştır.

Ancak sorun sadece 299. maddeyle sınırlı değildir. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “devletin kurumlarını aşağılama”, “dini değerlere hakaret”, "kamu gorevlilerine hakaret", gibi soyut ve yoruma açık maddelerle ifade alanı daraltılmakta, bireyler hukuki güvenceden yoksun bırakılmaktadır. Bu geniş yorum aralığı, yargının tarafsızlığına gölge düşürürken, otosansürün yaygınlaşmasına da neden olmaktadır.

2. Mill, Arendt ve Orwell Ekseninde Türkiye’yi Okumak

John Stuart Mill – “Zarar”ın Suistimali

Mill’in ortaya koyduğu zarar ilkesi, bireyin özgürlüğünün ancak başkalarına doğrudan zarar verdiğinde sınırlanabileceğini savunur. Oysa Türkiye’de “zarar” kavramı, hukuki değil, ideolojik bir tanıma bürünmüş; yöneticilere ya da kutsal sayılan yapılara yöneltilen her eleştiri “toplumun değerlerine saldırı” ya da “milli birliğe tehdit” olarak kodlanmıştır. Bu durum, Mill’in en temel uyarısını doğrular:

 "Bir düşünceyi bastırmak, yalnızca o düşünceyi değil, gerçeğe ulaşma ihtimalini de bastırır."

Hannah Arendt – Kamusal Alanın Çöküşü

Arendt’e göre düşünmek, konuşmak ve görünür olmak insanın varoluşsal yönleridir. Türkiye’de hakaret gerekçesiyle susturulan her birey, kamusal alandan dışlanmakta, görünmezleştirilmektedir. Farklı seslerin, özellikle muhaliflerin konuşma hakkı elinden alındığında, siyasal olanın yerini yalnızca itaat ve korku alır. Arendt’in ifadesiyle:

 “Totalitarizm, önce kelimeleri öldürür. Sonra insanları.”

George Orwell – Dilin Bozulması, Düşüncenin Bastırılması

Orwell, otoriterliğin ilk hedefinin dil olduğunu söyler. Türkiye’de “kamu düzeni”, “milli hassasiyetler”, “dini değerler”, “ahlak” gibi muğlak kavramlarla ifade özgürlüğü sınırlandırılırken, bu dil bozulması yalnızca kelimelerin değil, zihinlerin de kısıtlanmasına yol açmaktadır. Halk, artık eleştiriyle hakareti, düşünceyle suçu ayırt edemez hâle gelmiştir. Orwell’in tanımladığı gibi:

 “Düşünce suçu, en korkutucu suçtur; çünkü yalnızca düşüneni değil, düşünmeyi de hedef alır.”

3. “Zarar” Kavramı Üzerinden Kurgulanan Sansür Mekanizması

Türkiye’de ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamalar, çoğu zaman “toplumsal barışı koruma” ya da “hakareti engelleme” söylemiyle meşrulaştırılmaktadır. Ancak bu, bireyi değil, siyasal statükoyu koruyan bir bariyere dönüşmektedir. Hakarete uğrama iddiası artık subjektif bir his değil, doğrudan cezai yaptırımı tetikleyen bir araç hâline gelmiştir.

Bu, hakareti tanımlama yetkisinin yargıdan çok, iktidarın ve kamuoyu manipülasyonunun elinde olduğunu gösterir. Yani asıl tehlike, küfrün kendisinden değil, kime göre, neye göre “küfür” olduğunun belirsizliğinden kaynaklanmaktadır.

4. Çıkış Olasılıkları ve Sanatın Direnci

Bu durumdan çıkış için ilk adım, ifade özgürlüğünü gerçekten “hoşumuza gitmeyeni de kapsayan” bir hak olarak görmektir. TCK 299 gibi maddelerin kaldırılması ya da yeniden düzenlenmesi, yalnızca hukuki değil, etik bir sorumluluktur.

Toplumsal hafıza, yüzyıllar boyunca “hakaret” diye susturulan düşüncelerin gerçekte nasıl dönüştürücü olduğunu göstermektedir. Bugün küfür, alay ya da sert eleştiri gibi görülen birçok ifade, yarının hakikati olabilir.

Bu yüzden sanat, edebiyat ve mizah, sadece eğlendiren değil, aynı zamanda direnen alanlardır. Karikatüristler, şairler, bağımsız gazeteciler, görünürde “hakaret” sayılan kelimelerle hakikatin çerçevesini çizen yeni diller kurmaktadır.

Sonuç

Türkiye, ifade özgürlüğü konusundaki deneyimiyle yalnızca kendi yurttaşlarının değil, tüm insanlığın dikkatini çeken bir laboratuvara dönüşmüştür. “Hakaret” kavramı, düşünceyi bastırmanın en etkili gerekçesi olarak kullanıldığında, artık hakaretin kendisi değil, yasaklamanın biçimi sorun hâline gelir.

İfade özgürlüğünü savunmak, yalnızca güzel konuşma hakkını değil; çirkin, sivri, rahatsız edici olanın da konuşulabilir kalmasını gerektirir. Çünkü düşünce, her zaman önce rahatsız eder; sonra değiştirir. Ve bazen özgürlüğün sesi, önce küfür gibi gelir.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...