Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Neyi kutluyoruz? Kadim Gölgelerin Boyunduruğunda 14 Şubat

Farkında olalım ya da olmayalım; Sümer’in zigguratlarından, Antik Mısır’ın gizemli tapınaklarından ve Roma’nın forumlarından yükselen sesler hala günlük yaşamımızın ritmini belirliyor. Avcı-toplayıcı atalarımızdan devraldığımız efsaneler, masallar ve inançlar yok olmuyor; sadece form değiştirerek uygarlıktan uygarlığa aktarılıyor. Atalarımızın simgesel mirası, modern dünya tarafından her gün yeniden dizayn ediliyor. Eskinin pagan gelenekleri, tek tanrılı dinlerin ve seküler ritüellerin içinde yaşamaya devam ediyor: Antik çağın "iyi ruhları" meleklere, "kötü ruhları" şeytanlara, ölüler festivalleri ise Azizler Günü'ne dönüşüyor. Tıpkı binlerce yıllık bir pagan geleneğinin, bugün "Sevgililer Günü" maskesiyle karşımıza çıkması gibi... John Rutherford’un Trobadorlar kitabında tasvir ettiği üzere, Sevgililer Günü başlangıçta Aziz Valentin’in idamıyla değil, doğanın uyanışı ve kuşların çiftleşme mevsimiyle ilişkilendirilmişti. 14 Şubat'ta toplanan çif...

Zenginin Parası Yoksulun Çenesi

Bireysel zenginliğin genelin yararına olduğu, zenginin daha zenginleşme mücadelesinin aynı zamanda toplumun da refahını artıracağı tezi Adam Smith'den bu yana kapitalizmin temel dayanağıdır. Peki, kapitalist ekonomistlerin iddia edildiği gibi bir avuç insanın zenginleşmesi gerçekten toplumsal refahı artırıyor mu?  Oxford Üniversitesi bünyesinde, yoksulluk üzerine çalışmalar yapan sivil toplum örgütü Oxfam'in tespitleri liberal kuramın tam tersini kanıtlar nitelikte. Oxfam, dünyanın yüzde 1'lik nüfusuna denk düşen 70 milyon kişinin dünyanın geri kalan yüzde 99'undan (Yaklaşık 7.1 milyar insandan) daha fazla servete sahip olduğunu söylüyor. Kurumun yayınladığı rapora göre en zengin 8 kişinin serveti 426 milyar Dolar'a ulaşırken, en yoksul 3.5 milyar kişinin sahip olduğu varlıkların toplamı sadece 409 milyar Dolar. Ekonomik büyümeyle kişisel servetler arasındaki ilişkiyi analiz eden, Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital kitabının yazarı Thomas Piketty '...

Özgürlük Korkusu

Erich Fromm Özgün adı '' The Fear of Freedom '' olan ve Türkçeye  Özgürlükten Kaçış ya da Özgürlük korkusu(*) olarak çevrilen kitabı ikinci dünya savaşının yeryüzünü cehenneme dönüştürdüğü bir dönemde 1941 yılında yazdı. Kitabın basılmasının üzerinden onlarca yıl geçti ve biz hala ''Neden insanlaşamıyoruz ?'' sorusunun yanıtını arıyoruz. Düşünsel ve siyasi gelişme uzun soluklu bayrak yarışından farksızdır. Dolayısıyla ardımızdan koşmuş yarışmacıların uzattığı bayrağı yani geçmişin edinimlerini veri almadan ortaya koyacağımız her yaklaşım hüsranla sonuçlanmaya yazgılı. Temel sorunumuz düşünürlerce biliminsanlarınca, akademisyenlerce  daha iyi bir yaşam için ortaya konmuş düşüncelerden, teorilerden habersiz oluşumuz. Bu cehalet, belli hedefler adına araçsallaştırılmış siyasi, sosyal, psikolojik söylemleri kolaylıkla benimsememize yol açıyor. Bu bakış açısıyla Erich Fromm'un Özgürlük Korkusu kitabından seçtiğim bazı bölümleri paylaşmak istedim. ...

Atinalı Timon

Maddi ya da duygusal istismar olgularında kullanan mı yoksa kullandıran mı hatalıdır? Sömürdüğünü duyumsatmayacak düzeyde profesyonel oynayanları, kullanıldığını anlayamayacak düzeyde saf insanları soyutlarsak; bence, istismara dayalı ilişkiler gönüllü karşılıklılığa dayanır. Bu tür ilişkilerde her iki taraf da çıkar sağlar; ayrım sadece elde edilenin niteliğindedir. Kullandıran taraf, benlik yoksunluğunun, kendinle kalamamanın, övgü alma gereksiniminin karşılığını verirken; kullanan taraf gösterdiği sahte yakınlığın, yapmacık sevginin ve dostluğun karşılığını alır. Sömürüye dayalı ilişkiler kullanılanın maddi gücü sona erinceye veya kullanan kendisi için daha fazlasını ödemeye razı birini buluncaya dek devam eder. İlişki sonlandığında maddi ve duygusal yıkıma uğrayan genellikle istismar edilen taraftır. Bu sorgulamanın nedeni, arkadaşımın anlattığı bir istismar öyküsünden başka bir şey değil.  Her dinlenen öykü, her tanıklık kaçınılmaz şekilde bilincimizde bir tak...

Yapay Zeka

İnsanlar çoğunlukla yöneticilerin aldığı kararların ardında bir uzmanlık ve sağduyu bulunduğunu varsayarlar. Arkasına takıldıkları liderlerin mantıkla analiz eden, akılcı seçimler yapan “rasyonel” kişiler olduğunu düşünürler. Oysa, bilimsel bulgular insan beyninin yeni bir durumla karşılaştığında somut verilerle mantığı eşzamanlı kullanmak yerine geçmiş duygusal ve fiziki deneyimlerine, yargılarına göre karar verdiğini ortaya koyuyor. Yani, insan beyni seçenekleri sırala, hedefleri tanımla ve her bir hedefe hangi seçeneğin uyacağını belirle şeklinde bir işleyişle çalışmıyor. Demek ki, yönetenlerin kararlarının ardında anın nesnel gerçekliğinden çok geçmişe ait duygusal etkileşimlerin, bilince kazınmış şablonların etkisi var.   Bulgular kaçınılmaz olarak aklımıza, ''Bu işleyişle karar alan; duygularının, geçmişinin, arzularının , özseviciliğinin etkisindeki bir varlık hemcinslerini  yönetebilir mi? '' sorusunu getiriyor. Bugün, elimizde, insanın diğer insanları yönet...

Helin Palandöken

Helin Palandöken, henüz 17 yaşında sokak ortasında bir cani tarafından vurularak katledilen pırıl pırıl bir genç.  Bu cinayetin son olmadığını bilmek en az Helin'in trajedisi kadar yürek dağlayıcı. Evet, maalesef, bu cinayet son değil, çünkü  tıpkı tecavüz, taciz olaylarında olduğu gibi bu kez de nedenler halının altına süpürülecek, herkes sonuca yani fail ve mağdura odaklanacak. Cinayetlerin gerçek faili ve azmettiricisi olan kültürel, ailevi, sosyal nedenler gözlerden kaçırılacak. Kadını seçim yapma iradesinden yoksun ikinci sınıf bir varlık olarak içselleştirmiş anne babaların bu cinayetlerdeki sorumlulukları tartışılmayacak. Kadını, sahip olunabilir, satın alınabilir, elde tutulabilir bir nesneye indirgeyen toplumsal anlayış sorgulanmayacak... Ve bir ay sonra kimse Helin'i  anımsamayacak. İradeleri dışında potansiyel katil, tacizci ya da tecavüzcü olarak yetiştirilenler aramızda dolaşmaya devam edecek. Ancak, u nutmamalıyız ki, bu trajedideki sorumluluğumuz...

Kadın

Kadınlar, bir erkek projesi olan demokrasinin devlet aygıtlarına uyarlanması sürecine ne yazık ki çok geç katılabildi. Bu mücadele, seçme ve seçilme hakkı, yasalar önünde eşitlik gibi bazı temel kazanımlara öncülük etti. Ancak bu kazanımlar, kadınların toplumsal karar alma süreçlerine ve kamu yönetimine erkeklerle eşit şartlarda katılımını sağlamaktan uzak kaldı. 1968 hareketiyle gelen ikinci özgürlük dalgası, toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden tanımlanmasını talep etti. Bu harekette, tarihte ilk kez kadınlar cinselliğin ve devrimin dilini kullanıyordu. Hareketin temel talepleri; kürtaja serbestlik, cinsellikte kadın-erkek eşitliği, doğum kontrolü özgürlüğü, aileden bağımsız karar alma hakkı, eşit işe eşit ücret ve ekonomik bağımsızlık idi. Ancak bu mücadele de kürtaja ve cinsellik özgürlüğüne (ki bu kısmen bir erkek projesiydi) dair bazı kazanımlar dışında kadının toplumsal ve ekonomik konumunda radikal bir değişiklik yaratmadı. Oysa kadınlar, kaba kuvvetin belirleyici olduğu, so...