Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Sosyal Medya

Artık bir sosyal psikoloji laboratuvarımız var; sosyal medya.  Burası, farklı yaşam anlayışlarını, insanların bilinçdışını, gelgitlerini doğrudan gözlem yoluyla irdelemek için harika bir laboratuvar. Tek tipleştirilmiş, bireysel benliği yok edilmiş; kendi yarattığı simgelerin, statülerin kölesi olmuş, günümüz insanın gerçekliğin dışına nasıl savrulduğunu, anormalliklerini nasıl normalleştiğini, gerçek kişiliklerle pazarlanan kişilikler arasındaki derin ayrımı analiz edilebileceğimiz harika bir laboratuvar. Kimler yok ki bu laboratuvarda:  Teşhirciler,  şehvet düşkünleri  sevgili veya seks partneri peşindeki evli bekarlar.  İş kurmak, iş geliştirmek isteyenler, iş arayanlar.  Düşünce savaşçıları, fikir önderleri.  Nihilistler, pragmatistler, idealistler, hedonistler.  Siyasetçiler, akademisyenler, patronlar, çalışanlar.  Komünistler, muhafazakarlar, liberalistler, anarşistler... Günlük yaşamda karşılaşılan olgularla sosyal medyadaki olg...

Dinle Küçük Adam

''Her geçen gün, her geçen hafta, her geçen on yıl, bir efendiyi bırakıp, öteki efendiyi göklere çıkaracaksın. Yüzyıllar boyunca, yaşamın korunması gereken durumlarda kan dökeceksin ve özgürlüğü, cellatların yardımıyla sağlayacağına inanacaksın; böylece kendini tekrar tekrar aynı bataklığın içinde bulacaksın.  Yüzyıllar boyunca kendini bir şey sanan laf ebelerinin dediklerini yapacaksın ve yaşam, senin yaşamın, seni çağırdığında sağır kesilecek duymayacaksın. Çünkü yaşamdan korkuyorsun, küçük adam, çok korkuyorsun. Yaşamı öldüreceksin, bunu yaparken de liberalizm, sosyalizm, demokrasi uğruna ya da devlet ulusal onur uğruna ya da din uğruna yaptığına inanacaksın.  Senin bilmediğin ve de bilmek istemediğin tek bir şey var: Kendi zayıflığını saatten saate, günden güne yaratmakta olan sensin; çocuklarını anlamıyorsun, özgüvenlerinin gelişmesine olanak vermeden öldürüyorsun onları, köreltiyorsun; dimdik ayakta durmalarına fırsat kalmadan bel kemiklerini kırıyorsun; sevgiyi...

Çalıyorlar

Devletten, şirketten, halktan, tüketiciden, küçük ortaktan, çalışandan çalıyorlar. Koltuk ve güç sahipleri içeriden soyarken; yüklenici, tedarikçi, müteahhit, komisyoncu, ajans görünümündeki işbirlikçileri dışarıdan soyuyor. Her kılığa giriyorlar: Bakan, bürokrat, iş adamı, CEO, gazeteci, genel müdür, direktör, müdür, uzman, yönetim kurulu başkanı, akademisyen... Her yöntemi kullanıyorlar: Rüşvet, kayırma, komisyon, gizli ortaklıklar, vergi indirimleri, muafiyetleri ihracat teşvikleriyle çalıyorlar.  Arsa spekülasyonları, siyasi ilişkileri, imar planı değişikleriyle çalıyorlar. Eşe, akrabaya, hemşeriye, dosta, metrese, sevgiliye çıkar, mevki, iş sağlayarak çalıyorlar.  Borsa manipülasyonlarıyla, henüz kamuya açıklanmamış şirket bilgilerini yasa ve yönetmelikleri menfaat sağlamak amacıyla kullanarak çalıyorlar.  Saat, cep telefonu, PC, araba, yat, kat, takım elbise türü hediyeler kabul ederek çalıyorlar. Ve maalesef çaldıkları  hırsızların yanına kar kalıyor...

Sorun Sadece Siyasi Değil

Son elli yıldır, aile holdingleri/patron dernekleri güdümündeki bir koro; devletin kaynak israf ettiğini, adam kayırdığını,verimsiz çalıştığını, yöneticisinin bürokratının liyakatsiz ve ileri görüş yoksunu olduğunu, yolsuzluk yaptığını tekrarlayıp durdu. Ancak aynı koro, onlarca yıl önce başlayan kalkınma uğraşlarının bir refah toplumu yaratamamasında; en az devlet kadar kötü yönetilen, en az devlet kadar kaynak israf eden,en az devlet kadar adam kayıran, en az devlet kadar yolsuzluk yapan, en az devlet kadar liyakatsiz ve vizyonsuz yöneticilere sahip olan özel sektörün sorumluluğunu nedense hep göz ardı etti. Devleti demokrat, çoğulcu, özgürlükçü olmamakla suçlayan aynı koro kendi şirketlerindeki mutlak monarşiyi, ben bilirimciliği, tek adamcılığı, nepotizmi(Kayırmacılık) nedense görmemezlikten geldi. Bugün, Türk Toplumu, aile holdinglerinin  uluslararası alanda başarı, küresel markalar şirketler yaratma, özgün bilgi ve teknoloji üretimi hedeflerinden yoksun olm...

Hak Ettiğinden Fazlasına El Koyanlar

Amerika Gelişim Merkezi'ne göre 30 yılda Amerika'da nüfusun fakir sayılan %50'sinin geliri yüzde 6 artarken nüfusun en zengin kesimi (%1)için bu oran yüzde 299 olmuş. 1960 yılında Amerika'nın en büyük kuruluşlarındaki genel müdürlerin vergiden muaf olan ortalama maaşları diğer  çalışanların 12 katıyken bu oran yetmişli yıllarda  35 katına çıkmış. 1980'de ise ortalama bir CEO mavi yakalı bir çalışandan 42 kat daha fazla kazanırken, on sene sonra bu oran  84 kata ulaşmış. Seksenli yıllar süresince eşitsizlik ivme kazanmış ve 1990'ların ortasında 135 1999'da 400 ve 2000'de 531 kata ulaşmış.Günümüzde de bu akıl almaz adaletsizlik hız kazanarak devam etmektedir. Ne yazık ki, Türkiye'de bu türden verilere ulaşmak neredeyse olanaksız. Eldeki tek kaynak şirketlerin faaliyet raporlarında, şirket yöneticilerine ödenen ücretler bölümünde, toplam meblağ olarak açıklanan veriler. Ancak teknoloji üretemeyen, küresel markalar yaratamayan hatta gelişmiş ülkele...

Duygusal Zeka Özgürlük ve Yaratıcılık

En yamyam patronlar bile sonunda anladılar ki EQ (emotional quotient) yani "duygusal zekâ," en az IQ (intelligence quotient) yani "bilgisel zekâ" kadar önemli. Yönetmek için yalnızca zekâ yetmiyor; daha iyi yönetebilmek ve verimliliği artırmak için yöneticilerin duygusal yeteneklerini geliştirmesi gerekiyor. Bu tespitler, yıllar önce aramızdan ayrılan sosyalist edebiyat profesörü Mina Urgan'a ait. Gerçekten de, yönetenin yönetileni anlamaya çalışmasındaki en önemli araç, duygusal zekâ ve bunun paralelinde gelişen empati yeteneğidir. Ancak gelin görün ki, on binlerce çalışan, bu temel gerçeği kavramaktan aciz, bilgisiz sermayedarlarca yönetiliyor. "İşe sakallı, bıyıklı adam kesinlikle almam. Kirli sakal da hiç sevmem. Her gün tıraş olacak bir kere. İşe Bodrum'a gider gibi gelinmez. Kot pantolon da giyilmez! Kadınlar da mini etek, şort giyemez! Buranın da kendine göre bir ciddiyeti var. Yok, tişört olmaz! Gömlekle gelecek, giydiği şeyin bir yakası ola...