Ana içeriğe atla

Danışman mı, Soytarı mı?

Peter; doğrusu sevgili Raphael, bir kral yanına girmemenize şaşırıyorum. Hangisine başvursanız hem hoşlanır hem yararlanır değerli dersler alırdı sizden.. Siz de hem kendinize hem ailenize, hem de dostlarınıza parlak bir durum sağlardınız’’
Raphael; ailemden yana pek kaygım yok. Bana bencil demeye dilleri varmaz; daha fazla para kazanmak için de benim bir krala kölelik etmemi isteyemezler.

Peter: Yanlış anlamayın. Ben sizin kral yanına uşak olarak değil, bakan olarak girmenizi söylemek istedim’’ 

Raphael: Dostum krallar, ikisini ayırmazlar birbirinden. Bakanı da kendilerine hizmet eden uşak olarak görürler.’’

Peter; Bakan ya da başka şey.  Benim istediğim sizin halka, insanlara daha yararlı olmanız ve kendiniz için daha mutlu bir yaşam sağlamanız.

Söze Moros karışır; Siz paraya, devlet koltuğuna düşkün değilsiniz, orası belli. Bana sorarsanız, sizin gibi bir insana, bir imparatorluğun başındaki insandan daha çok saygı duyarım. Ama bana öyle geliyor ki sizin kadar olgun düşünceli bir adam rahatlığı pahasına da olsa zekasını kamu işlerinde kullanmalıdır. Bunu en verimli olarak yapmanın yolu da büyük bir kralın danışmanları arasına girmektir.''

Raphael: Aldanıyorsunuz dostum. Ben gördüğünüz üstünlükten çok uzağım. Krallar yalnız savaşı düşünürler, bense bu işten ne anlarım, ne de anlamak isterim.Kralların danıştığı insanlara gelince: bunların bir kısmı ağızlarını hiç açmaz, çünkü ifade edecek fikirleri yoktur, kendileri akıl almak durumundadır. Bir kısmınınsa akılları erer, düşüncelerinin işe yarayacaklarını da bilirler; ama her zaman güçlünün düşüncelerini paylaşırlar, onun ortaya attığı budalalıkları alkışlarlar. Çünkü bu aşağılık asalakların tek kaygısı, yüz karası bir dalkavuklukla kralın desteğini kazanmaktır. Bir diğer kısmı da kendilerini beğenmiş kişilerdir, yalnız kendi düşüncelerine değer verir, kimseyi dinlemezler. Çünkü doğa herkese kendi yarattığını sevip okşama içgüdüsü verir: karga da, maymun da kendi yavrularına gülümser yalnız.  Biri çıkar da yeni bir öneri, düşünce ileri sürecek olursa, bu asalakların akılları başlarından gider; hepsini bir telaştır alır. Kafalarını eşeleye eşeleye doğru düşünceleri çürütecek kanıtlar arar dururlar…’’

Günümüz danışmanlarının yüzyıllar önce Thomas More’un kaleme aldığı bu satırlardan özelikle de yazarın yaşam öyküsünden alacağı çok ders var. Thomas More İngiltere Kralı sekizinci Henry’nin başbakanlığına kadar yükselmiş, kralın en yakın dostları ve akıl hocaları arasına girmiş ama inandığı doğruyu savunduğu, krala ‘’hayır’’ dediği için kafası kesilerek öldürülmüş bir Orta Çağ aydını...
Dogmaya karşı çıkmanın bedeli Orta Çağ’da ödenen kadar yüksek olmasa da günün danışmanları kişisel çıkar uğruna cehaletin kapı kulu olmakta kararlılar.
Misyonları yanlışı engellemek,  bilgiyle geçmişi anlaşılabilir, geleceği öngörülebilir kılmak olan danışmanlar neden patronun dalkavuğu olmayı seçiyor? Bu insanlar kendilerini bilginin ve doğrunun sigortası olarak konumlamak yerine, neden sistemin çanak yalayıcısı olarak konumluyorlar? Çünkü düşünsel ve entelektüel temelden yoksun ahbap-çavuş kapitalizmi her şey gibi danışmanlık kurumunu da yozlaştırıyor. Öyle ya, Orta Doğu Tarzı Yönetimin ‘’kol kırılır yen içinde kalır’’ özdeyişini ne kadar önemsendiğinin para düşkünü danışmanlarca keşfedilmesi hiç sürpriz değil. Bu insanlar bilgisizlik ve liyakatsizliğin; yönetim kurulu salonlarının kapıları ardında, toplantı tutanaklarının dışa kapalı satırları arasında kalacağını iyi biliyorlar.  Dolayısıyla üç kuruşluk çıkar uğruna birer kibir sevicisi, kapris onaylayıcısı olmayı gönüllülükle benimsiyorlar. 

Peki, kim bu insanlar, hangi ölçütlere göre seçiliyorlar?  Onları dört grup altında sınıflayabiliriz. Birinci grup içinde akademik unvanlılar yer alıyor. İkinci grup ünlüler grubu; bunlar değişik şirketlerde yaşamları süresince kişisel itibarlarına yatırım yapmış, şöhretleri dışında hiçbir kalıcı eseri bulunmayan profesyoneller. Üçüncü grup şirkete ait legal-illegal birçok sırrı bilmelerinin karşılığı olarak yaşam boyu bakım hakkı elde etmiş emekli profesyoneller grubu. Dördüncü grup ise, kamuda görev yaptıkları dönemde şimdi kolu kanadı altına girdikleri patrona sağladıkları çıkarların diyeti peşindeki eski bürokrat tayfası.

Bir yanda patron, yani kral ve ailesi, bir yanda kralın soytarı danışmanları, bir yanda kralın aristokratları yani profesyonel yöneticiler bir yanda da inanılmaz bir hızla dönüşen dünya...

Sonumuz hayrola...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...