Ana içeriğe atla

Hodri Meydan














Siz, isimlerinizin dillerde dolaşmasından haz duyanlar. Siz, kof itibara önem atfedenler. Siz, önünüzde eğilip bükülenlerle, ceket ilikleyenlerle kibrini okşayanlar...

Haklısınız, isimleriniz ve eylemleriniz tam da düşündüğünüz gibi dillerden düşmüyor. Sürekli konuşuluyorsunuz. Ancak bilmelisiniz ki bu sohbetlerin konuları hiç de aklınızdan geçenler değil. Çalışanlarınız umduğunuzun aksine size ne minnet ne saygı duyuyor ne de övgüler düzüyorlar. Herkes tumturaklı söylemlerinizle yönetim anlayışınız arasındaki tutarsızlığın farkında. Belki haberiniz yok, belki de bilmezden geliyorsunuz, ancak dışarıdan bakıldığında göz kamaştıran organizasyonlarınız içten içe çürüyor, yozlaşıyor. Çalışanlarınızın yaratıcılığı ve yaşam enerjisi, makam ve güç sahibi yaptığınız bilgisiz yöneticilerin dar görüşlü yaklaşımlarında yok ediliyor.

Biliyorum, kavrayamıyorsunuz. Ancak çalışanlarınızın istemleri son derece yalın ve insanca. Onların beklentisi, sandığınız gibi şirket partilerinde sahte sevecenlik gösterileriyle sırtlarını sıvazlamanız ya da yüksek ücret zamlarıyla ceplerini doldurmanız değil. Paranın amaca giden yolda sadece bir araç olduğunu, makamın ise birilerince verilen değil kazanılan bir konum olduğunu sizden iyi biliyorlar. Beklentileri; bilginin, yetkinliğin ve aklın önündeki engelleri kaldırmanız. Kayırmacılıktan, ayrımcılıktan, kan bağına dayalı yönetim anlayışından vazgeçmeniz. Yetkinliğe, bilgiye ve uzmanlığa gereken değeri vermeniz. Çağdaş iş ortamları yaratmanız. En önemlisi de yönetişimi işin ehillerine bırakmanız.

Artık kabul etmelisiniz ki, şirket sahibinin oğlu, dayısı, kardeşi ya da damadı olarak organizasyonlarda gördüğünüz işlev, gizli işsizlikten öteye gitmiyor. Sermaye sahipliğinin doğal bir kazanımı sandığınız o sahte bilgelikle, uzmanlık alanlarına yaptığınız müdahalelerle tükettiğiniz zamanı artık okuyarak, araştırarak ve çalışanlarınızla iletişim kurarak değerlendirin. Çağdaş bir girişimcinin üstlenmesi gereken sorumlulukları öğrenin.

Biliyorum, benliğini ancak eylemle ve düşünsel üretimle kanıtlamış, işsiz bir üniversite mezununun yaşadıklarını anlamakta zorlanıyorsunuz. İşsizliğin nasıl bir karabasan olduğunu hayal bile edemiyorsunuz. Ama artık insanca bir gelirle istihdam yaratmanın verdiği tatmini hiçbir statüyle kazanamayacağınızı fark etmenin zamanı geldi. Gereksiz toplantılarda hiçbir değer yaratmadan tükettiğiniz zamanı, yaşamın gerçekliğini keşfetmek için kullanmalısınız. Yılda birkaç kez gençlerle oturup sohbet edin. Onlarla tartışın. Bu deneyim, sizi, iş adına yarattığınız cehennemlerden çok farklı bir dünya ile tanıştıracak. İş, çalışanlarınız ve toplum için daha fazlasını yapma iradenizi yükseltecek. Girişimciliğin ve değer yaratmanın gerçek anlamını kavramanızı sağlayacak.

Öyle ya, "Bırakınız yapalım, bırakınız geçelim" demiştiniz. Bugün istediğinizden fazlası elinizde: Kamu şirketleri özelleştirildi. Kurumlar vergisi düşürüldü. Örgütlü çalışanların gücü zayıflatıldı. Gümrük vergileri indirildi. İşten atılmalar kolaylaştırıldı. Ancak artık deniz bitti. Ekonominin büyük kısmı elinizde ve bütün gözler üzerinizde. Devletin bakanından, bürokratından ayrıcalık dilenmekten vazgeçmelisiniz. Elinizdekini korumaktan, iç pazarı sömürmekten, yap-işlet projeleriyle devletin kasasını boşaltmaktan vazgeçmelisiniz. Yurtdışı finansman olanaklarını, küresel düzlemde başarılı olmayı hedefleyen iş modelleri ve yeni fırsatlar yaratmak için kullanmalısınız. Kamu üretim araçlarını ele geçirirken sergilediğiniz beceriyi, küresel pazarları ele geçirmek için göstermelisiniz.

Yıllarca, bugün ulaştığınız konuma birileri tarafından kayrılarak gelmediğinizi, servetinizin uzak görüşlülüğünüz ve zekânız sayesinde oluştuğunu savundunuz. Eğer bu yetkinliklere gerçekten sahipseniz, şimdi onları küresel markalar ve işler yaratmak için kullanın.

Hodri meydan!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan menfaat Devşirmek: Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kimse Kimseyi Anlayamaz

  Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu: Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor. Evet,çok acı ama kimse kimseyi  anlamıyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını, anlaşıldığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır: “Beni biri gerçekten anlasın.” Ama acı gerçek şudur;  kimse kimseyi gerçekten ...