Ana içeriğe atla

Aşka Dair

 



Aşk için neler söylemediler ki? Kimi cinsel çekim dedi, kimi sahip olma isteği, kimi tek taraflı kimi ise hastalıklı bir duygu olarak tanımladı. Oysa aşk, insanın soyut olanı somutlaştırma çabasıyla varlığını duyumsatır, tanımı pek mümkün olmayan bir özgürlükte kendini gösterir; o ne bir bedel ne bir ödül, sadece yaşamın derin bir yankısıdır.

Dünya üzerindeki en çarpıcı gerçeklerden biri, herkesin aynı zihinsel ve duygusal potansiyele sahip olmamasıdır. İnsanlar farklıdır; algıları, duyguları ve dünyayı kavrayış biçimleri farklıdır. İşte bu farklılıklar, aşk gibi güçlü ve karmaşık bir duyguyu deneyimlemeyi de herkese eşit şekilde sunmaz. Çünkü aşk, bir ayrıcalıktır; yalnızca seçkin zihinlere bahşedilen pahalı bir armağandır.

Aşk, sıradan bir duygu değildir. Basit bir flörtten, gelip geçici bir hevesten çok daha derin bir anlam taşır. Flört, hafif bir tebessüm; heves, yaşanılan andan duyulan geçici bir haz ya da bir anlık kıvılcım olabilir. Ama aşk? Aşk, insanın tüm benliğine işler; değiştirme ve dönüştürme gücüne sahiptir. Aynı zamanda ciddi bir sorumluluktur; irade ve cesaret gerektirir. Bu nedenle, her insan onun ağırlığını taşımaya muktedir değildir.

Herkese Kabı Miktarınca

Bence aşkı anlamak için en iyi meteforlardan biri  su/kap metaforudur.  Herkesin kapasitesi farklıdır; kimisinin küçük bir kap, kimisinin derin bir kuyu. İnsanlar aşkı, kaplarının büyüklüğüne ve derinliğine göre algılar ve yaşar. Kimi için aşk, sevişmek kadar yüzeyseldir, arzu karşılanınca gelir geçer. Kimi için ise sonsuz bir yolculuktur; ne başı bellidir, ne de sonu. Ancak herkes aşkı taşıyacak kadar derin bir bilince sahip değildir. Aşk; fedakarlık, empati, sabır ve kendini aşma gibi yetkinlikler gerektirir. Bu yetkinlikler ise insanın içsel zenginliğine, bilgiye ve deneyimlerine bağlıdır. Zihinsel ve duygusal kapasiteniz ne kadar genişse, aşkı o kadar güçlü ve derin duyumsarsınız.

Aşk, bir armağan olduğu kadar bir bedeldir Gerçek aşkı yaşamak, yalnızca mutluluğu değil, acıyı da kabul etmeyi gerektirir. Aşk, sizi özgürleştirebilir; ancak aynı zamanda sınırlarınıza meydan okuyarak korkularınızla yüzleşmenize yol açar. Bu yüzden aşk pahalıdır; her zihin, onun getirdiği zorlukları göğüsleyecek cesarete ve bilgi birikimine sahip değildir. İşte bu nedenle aşk, seçkin zihinlerin imtiyazıdır.

Hatta bazı ince ruhlu insanlar için aşk, bir yaşam biçimidir; dünyayı algılamanın ve anlamlandırmanın en güçlü, en etkin yoludur. Onlar için aşk, bir lüks değil, varoluşlarının temel bir unsuru, bir ayrıcalıktır. Ancak maalesef bu seçkin ruhlar nadirdir. Derin düşünebilen, kendini ve başkalarını anlamak için mücadele eden, çaba harcayan, empatiyi ve fedakarlığı bir yaşam şekli olarak içselleştirmiş kişilerdir.

Sonuç

Yaşam, kimine flört, kimine geçici bir heves, kimine ise gerçek aşkı bahşeder. Bu farklar, insanın duygusal ve zihinsel potansiyeli ile doğrudan ilişkilidir. Ancak gerçek şu ki: Aşkı yaşamak bir ayrıcalık olsa da onu anlamaya ve hak etmeye çalışmak bütün insanlarin hakkıdır. Kim bilir belki de hayatın en güzel yanı da budur; aşka hazırlanmak, onun değerini anlamak ve bir gün bu nadir armağanla karşılaşma olasılığına sımsıkı sarılmak.

 


Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan menfaat Devşirmek: Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kimse Kimseyi Anlayamaz

  Son yıllarda yazdıklarıma verilen tepkilerden, sofra tartışmalarında yapılan yorum ve sentezlerden çıkardığım en sarsıcı sonuç şu oldu: Aynı dili konuşuyor gibi görünsek de, kelimeler ortak bir anlam dünyası kuramıyor. Aynı cümle, farklı zihinlerde bambaşka duygular, korkular ve anlamlar doğuruyor. Kavramlar aynı çağrışımları üretmiyor. Olgular bile herkesin zihninde başka bir biçime bürünüyor. Öyle ki, birinin “özgürlük” dediği şeyi diğeri tehdit olarak algılıyor. Birinin “adalet” dediğine başkası intikam diyor.Çünkü insanlar çoğu zaman anlatılanları dinlemiyor; kendi geçmişlerini, korkularını, ideolojik kalıplarını ve bilinçdışlarını dinliyor. Evet,çok acı ama kimse kimseyi  anlamıyor. Belki de bu yüzden modern insanın en büyük trajedisi anlaştığını, anlaşıldığını sanmasıdır. Belki de bütün ilişkilerin, bütün kavgaların, bütün aşkların ve bütün yalnızlıkların merkezinde bu vardır: “Beni biri gerçekten anlasın.” Ama acı gerçek şudur;  kimse kimseyi gerçekten ...