Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hodri Meydan

Siz, isimlerinizin dillerde dolaşmasından haz duyanlar. Siz, kof itibara önem atfedenler. Siz, önünüzde eğilip bükülenlerle, ceket ilikleyenlerle kibrini okşayanlar... Haklısınız, isimleriniz ve eylemleriniz tam da düşündüğünüz gibi dillerden düşmüyor. Sürekli konuşuluyorsunuz. Ancak bilmelisiniz ki bu sohbetlerin konuları hiç de aklınızdan geçenler değil. Çalışanlarınız umduğunuzun aksine size ne minnet ne saygı duyuyor ne de övgüler düzüyorlar. Herkes tumturaklı söylemlerinizle yönetim anlayışınız arasındaki tutarsızlığın farkında. Belki haberiniz yok, belki de bilmezden geliyorsunuz, ancak dışarıdan bakıldığında göz kamaştıran organizasyonlarınız içten içe çürüyor, yozlaşıyor. Çalışanlarınızın yaratıcılığı ve yaşam enerjisi, makam ve güç sahibi yaptığınız bilgisiz yöneticilerin dar görüşlü yaklaşımlarında yok ediliyor. Biliyorum, kavrayamıyorsunuz. Ancak çalışanlarınızın istemleri son derece yalın ve insanca. Onların beklentisi, sandığınız gibi şirket partilerinde sahte sevecenli...

ANAYASA UYMAK BİR KEYFİYET DEĞİL ZORUNLULUKTUR:

Doğal hukuk, hakkın doğadan alındığını, bağlayıcı ve evrensel ahlaki standartları bulunduğunu savunan hukuk felsefesinin adıdır. Tabii hukuk veya  ideal hukuk olarak da adlandırılan  doğal hukuk,  insanın doğuştan sahip olduğu haklarla ilgiliydi. Eski dönemlerde bu haklar doğal olarak ayarlanmıştı dolayısıyla herkesin ve her şeyin üzerinde geçerliğe sahipti.  Zamanın akışı içinde kentlerde toplu yaşamın sağladığı avantajlar ön plana çıktıkça insanların doğal durumdan çıkmaları, siyasi bir topluluk içinde yaşamaları bir zorunluluğa dönüştü.  Thomas Hobbes  doğal durumdan çıkmanın anahtarını bir yönetim kurmak üzere diğer insanlarla ahit yapmak olarak tanımlar. Jean-Jacques Rousseau toplumu oluşturan kişiler arasında yapılan yazılı ya da sözlü bu anlaşmayı Toplum Sözleşmesi betimlemesiyle vurgulamıştır. Bugün anayasa olarak betimlenen toplum sözleşmesi: insanların bir arada, düzen içinde yaşamak adına, doğadan gelen haklarını, kişisel özgürlüklerini g...

İşsizlik

Çalışan insan nesneyi dönüştürürken, doğayı biçimlendirirken eşzamanlı olarak kendi benliğini de inşa eder. Varlığının nesne karşısındaki o muhteşem gücünü duyumsayarak, öznelleşir, bireyselleşir. Öyle ki, insan mekân ve zaman içindeki varoluşunu ancak çalışıp edimde bulunarak kendine kanıtlayabilir. Bu bağlamda çalışmak insan bilincini oluşturan temel itki, insanı insan kılan temel edimdir. Aynı zamanda iş, insanı toplumsallaştıran en etkili araçtır. Toplum bireyin topluma aidiyetini ona verdiği görevle olumlar. Yaşadığı toplumun bir üyesi olarak bireyin, toplumun yarattığı değerden payını talep etme hakkı, toplumun da o insanın talep ettiği paya karşılık gelen bir çalışmayı teklif etme sorumluluğu vardır. Dolayısıyla çalışma hakkıyla, görev ve yurttaşlık olguları birbirlerinden bağımsız olarak değerlendirilemez. İşte tam bu nedenlerle iş kavramı sadece çalışma yaşamı içinde bilfiil yer alanları değil tüm toplumun sorumluluk alanına girer. Türkiye'nin en büyük sor...

Aşk ve Arzu Üzerine

Duyularımızla algılayamadığımız olguları ancak düşünce yoluyla anlamlandırabiliyoruz. Bu süreçte soyut olanı genelliyor, analiz edip ayrıştırıyor ya da yeniden kurguluyoruz. Yaşamımızın büyük bir bölümü, soyut olanı somutlaştırma çabasıyla geçiyor. Zygmunt Bauman’ın Akışkan Aşk kitabında, aşk ve arzunun nörolojik ya da biyokimyasal yönlerine girmeden yaptığı çözümlemeler bu açıdan dikkat çekicidir. Bauman’a göre arzu, tüketme isteğidir; nesnesini keşfetme, sahiplenme ve sonunda yok etme dürtüsünü içerir. Bu nedenle arzu, kendi doğasında ölümcül bir çelişki taşır: Nesnesini yok ederken kendini de tüketir. Aşk ise özen gösterme ve koruma arzusudur. Sevilen nesneye kendinden bir parça ekler; benliği onun içine yerleştirerek onu koruma altına alır. Ancak aşk da kendi içinde bir iktidar potansiyeli barındırır. Bu durum, zamanla sevilen varlığı kuşatan koruma ağının bir tür köleleştirmeye dönüşmesine yol açabilir. Bu yaklaşım, insan doğasının temel çelişkilerini ve duyguların para...

Haydi Sevişelim (2)

Seks Bağımlılığı: Modern Dünyanın Sessiz Çığlığı Son yıllarda seks bağımlılığı mağdurlarının sayısı hızla artıyor. Seks bağımlılığı, bireyin kendi iradesiyle terk etmesinin son derece zor—çoğu zaman neredeyse olanaksız—olduğu; yoksun kalındığında yoğun gerilim, huzursuzluk ve bunalım yaratan biyo-psiko-sosyal bir sapmadır. Bağımlılığa özgü deneyim, kişi tarafından “çok özel” olarak algılanır; çünkü bağımlı olunan şeyin yerini hiçbir başka haz tutmaz. Bu döngü bireyi gerçeklikten koparır ve kendini sürekli yeniden üretir. Her bağımlılık, aslında benlik yeterliliği üzerine düşen bir gölge ve acı veren gerçeklikten kaçma girişimidir. Ancak seks bağımlılığı yalnızca yetişkinlikte ortaya çıkan bir sorun değildir. Kökleri çoğu zaman çocuklukta atılır. Duygusal olarak görülmeyen, dokunulmayan, onaylanmayan çocuklar, ileride bu eksikliği beden üzerinden telafi etmeye çalışır. Aranan seks değil; temas, kabul edilme ve değer görme duygusudur. Baskıcı aile yapılarında büyüyen bireyler i...

Mutluluk ve Anlam Yüklemek

Yaşam, mutluluk beklentisinin peşi sıra sürüklenen; sonlu olduğu kadar bezdirici bir mücadele. Bu süreçte neredeyse her gün kendimize yönelttiğimiz “Mutluluk nedir?” sorusu, tıpkı “Yaşamın anlamı nedir?” sorusu gibi, ortak betimlemelerle yanıtlanamaz. Çünkü mutluluk, tanımlayamadığımız; içinde yaşanılan kültüre, ana ve koşullara göre sürekli güncellenen, kimin yazdığına göre değişen belirsiz bir reçetedir. Hızla akan zaman içinde, yalnızca “an”da duyulur ve algılanabilir; ardından silikleşir. Günlük yaşamın hengâmesiyle iç içe geçmiş bir hayalet gibidir. Mutluluk bazen refah kılığında çıkar karşımıza, bazen aşk, sevgi ya da cinsellik olarak; bazen anne, baba, eş rolleriyle, bazen de sağlık ve zindelik biçiminde… Sanılanın aksine sürdürülebilir değildir. Gelecek için biriktirilemez. Ve onun en büyük düşmanı konformizmdir. Birileri her saat kulağımıza şunu fısıldar: “Mutluluğu istiyorsun, onu hak ediyorsun. O sana ait. Elde edebilirsin. Git, yakala.” İnsanların yönlen...

Neyi kutluyoruz? Kadim Gölgelerin Boyunduruğunda 14 Şubat

Farkında olalım ya da olmayalım; Sümer’in zigguratlarından, Antik Mısır’ın gizemli tapınaklarından ve Roma’nın forumlarından yükselen sesler hala günlük yaşamımızın ritmini belirliyor. Avcı-toplayıcı atalarımızdan devraldığımız efsaneler, masallar ve inançlar yok olmuyor; sadece form değiştirerek uygarlıktan uygarlığa aktarılıyor. Atalarımızın simgesel mirası, modern dünya tarafından her gün yeniden dizayn ediliyor. Eskinin pagan gelenekleri, tek tanrılı dinlerin ve seküler ritüellerin içinde yaşamaya devam ediyor: Antik çağın "iyi ruhları" meleklere, "kötü ruhları" şeytanlara, ölüler festivalleri ise Azizler Günü'ne dönüşüyor. Tıpkı binlerce yıllık bir pagan geleneğinin, bugün "Sevgililer Günü" maskesiyle karşımıza çıkması gibi... John Rutherford’un Trobadorlar kitabında tasvir ettiği üzere, Sevgililer Günü başlangıçta Aziz Valentin’in idamıyla değil, doğanın uyanışı ve kuşların çiftleşme mevsimiyle ilişkilendirilmişti. 14 Şubat'ta toplanan çif...