Ana içeriğe atla

Sessiz Sorular, Derin Yanıtlar

 






Bu güne kadar genel bir bakış açısıyla yazılar yazdım. Artık kendime dönme, yaşadıklarım ve iç dünyam üzerinden bir yolculuğa çıkma zamanı. “Bir insan yazar olmak istiyorsa, ensesinde kimsenin nefesini hissetmeden yazmalı.” Bu deyişi nerede okuduğumu ya da duyduğumu hatırlamıyorum. Ama biliyorum ki, başkalarının ne diyeceği korkusuyla yazılanlar, hem içtenlikten hem de dürüstlükten yoksun kalıyor.

Yıllar önce, insanlara gerçeği anlatmanın, doğru üzerinde uzlaşmanın kolay olduğunu düşünüyordum. Bu iyimserlikle yazmaya, okumaya ve sorgulamaya başladım. Fakat zaman geçtikçe fark ettim ki, hayat göründüğünden çok daha karmaşık. İnsanlar arasında sosyal, kültürel ve bireysel bariyerler sandığımdan çok daha yüksekmiş. Uzlaşmayı bir yana bırakın, çoğu zaman konuşmak bile mümkün değil. Hele konu insanların bireysel konfor alanlarına ya da tercihlerine geldiğinde, gözlerin nasıl kaçırıldığını, dikkatlerin nasıl dağıldığını defalarca gördüm. Artık bütün büyük söylemlerin, “devrim” ya da “dönüşüm” diye anlatılanların çoğunlukla bir safsatadan ibaret olduğuna inanıyorum. Evet, uygarlık ilerliyor, teknoloji gelişiyor; ama insanların zihinsel ve sosyal dönüşümü, binyıllara yayılan bir süreç ve çok yavaş bir ilerleme halinde gerçekleşiyor.

Peki bu koşullar altında: “Yazmanın anlamı ne?” Yazmak, başkalarını değiştirmek mi, yoksa insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesi mi? Sanırım her şeyden önce yazmak, kendi yüreğinize dokunmak ve iç sesinizi duymak anlamına geliyor.

Uzun yıllar boyunca, düşüncelerimi yumuşatarak, insanlarla daha sağlıklı iletişim kurabilirim diye düşündüm. Ancak bunun çoğu zaman kendimden uzaklaşmak anlamına geldiğini fark ettim. Herkesin kabul edeceği bir gerçek yaratmak yerine, kendi gerçeğime sadık kalmayı tercih ediyorum artık. 

“Neden?” sorusu, hayatımın en temel sorusuydu.

Neden insanlar işbirliği yerine rekabet etmeyi seçiyor? 

Neden eşler birbirini aldatıyor?  

Neden insanlar birbirine karşı dürüst değil? 

Kendimizi doğrudan tanımlamak varken, neden statü sembolleri üzerinden tanımlıyoruz? 

Neden sosyal konum bu kadar belirleyici ve önemli? 

Neden sevgimiz ve aşklarımız sürdürülebilir değil?  

Çözümler bu kadar açık ve ortadayken, neden binlerce yıldır aynı duvarlara çarpıyor, aynı sorunlarla yüzleşiyoruz?

Neden? Neden? Neden?

Evet, nedenler sonuçları yaratıyor; sonuçlar ise yaşamımızı şekillendiriyor. Neden sorusuna verilen doğru yanıtlar bizi gerçeklerle buluşturuyor, öğrenmemizi ve yanlıştan sakınmamızı sağlıyor. En önemlisi de, bu soruya verilen içten yanıtlar, kendi benliğimizin inşa sürecinde hayati bir rol oynuyor. Bilincimizi, duygularımızı yapılandırıyor.

Başkalarının nefesini ensesinde hissetmeden, samimi ve korkusuz bir şekilde yazabilen bir insan, yalnızca kendisini değil, başkalarını da aydınlatabiliyor. Bu yol zor olabilir ama, ancak bu yolda ilerleyerek kendimizi ve yaşamı anlayabiliriz.İşte bu nedenle, yazarken kendimle hesaplaşıyorum. Asıl amacım, kendimle ve gerçeklik algımla samimi bir diyalog kurabilmek.

Çevreme bakıyorum ve insanların çoğu kez kendi yarattığı hayallerin ve korkuların mahkumu olduğunu görüyorum. Ama yine de umut var: Düşünmek ve sorgulamak. Belki birçok insan bunu yapmaktan kaçıyor ama bazıları için bu, yaşamın ta kendisi. Ve ben de, o bazılarından biri olmaya çabalıyorum.

Bu yazı, kendime verdiğim bir söz. Daha fazla sorgulamak, daha fazla yazmak ve daha fazla kedimi açığa çıkarmak için. Çünkü hayat, cesur sorular sormadan yaşanamayacak kadar kısa.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...