Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ortak Akıl ve Dayanışma

  Kendisinden önce yaşamış nesillerin emekleriyle, yoğun mücadeleler sonucunda elde edilen kazanımların farkında olmayan bir toplumda yaşıyoruz. Tarihin derinliklerinden bugüne dek gelen uygarlık çabasının, düşüncenin ve bilginin önemini kavrayamayan; eleştiriyi küçümseyen; düşünce özgürlüğünün toplumu geliştirme gücünü yadsıyan; uzmanları, çalışanları sadece birer hizmetli olarak gören; aydınları sermaye ve siyasetin vesayetine teslim eden bu düzeni kabul etmek mümkün mü? İnsanların bireyselliğini, ortak aklı hiçe sayan, bir efendinin vesayeti altında yaşamayı gönüllülükle benimsemiş toplumlar asla yükselemez. İnsanca yaşam, beslenmek, barınmak ya da üremek gibi biyolojik gereksinimlerin ötesine uzanan bir varoluş şeklidir. İnsanca yaşam, hayata anlam katan, düşünen bir varlık olmanın ve bu dünyada bir iz bırakmanın verdiği huzurla şekillenir. Düşünen bir varlık olarak insan, aynı zamanda sosyal bir varlıktır. Ancak bu sosyallik, restoranlarda, ibadethanelerde stadyumlarda ya da ...

Sevgiye Hasret Kalmış İnsanlığın Trajedisi

  Son yıllarda farkındalık, kişisel gelişim kitaplarının başköşesine yerleşmiş bir kavram haline geldi. İnsanlar kendi duygularının ve arzularının bilincine varmanın bir aydınlanma olduğunu düşünüyor. Ancak bu farkındalık, bilgi ve neden-sonuç analiziyle taçlandırılmadığında, ne yazık ki bir tür trajediye dönüşüyor. Bilinçsizce yaşanan farkındalık, insanı ve çevresini bir cehenneme çevirebiliyor. Yaklaşık son otuz yıldır, ilişkilerdeki temel dinamiklerin bozulduğuna tanıklık ediyoruz. Etrafımızda sıkça duyduğumuz şu cümleler size de tanıdık gelecek: "Artık bağlanamıyorum." "Sevemiyorum." "Gerçek bir ilişki kurmak çok zor." Bu cümleler, yalnızca bir yakınmanın değil, derin bir çöküşün habercisi. Bu sözleri dile getirenler arasında evli olanlar, hiç evlenmemişler ve boşanmış bireyler var. Peki, bu insanların ortak noktası nedir? Neden sevgisiz bir şekilde yalnızca fiziksel tatmin peşindeler? Neden sürekli birileri hayatlarına girip çıkıyor? Neden duy...

Anne Babalar Susmalıdır

  Susmalıdır anne babalar! Çocuklarını birer yarış atına, birer uyruğa dönüştürenlere göz yumdukları için susmalıdırlar. Kendilerinden bekleneni, dayatılan bu akıl dışı dünya düzenini sorgulamadan kabul ettikleri, “başarı” diye sunulan safsataları içselleştirdikleri, kayırmacılığın sunaklarında çocuklarını kurban ettikleri için susmalıdırlar. Susmalıdırlar, çünkü çocuklarına sorgulamadan inanmanın değil, sorgulamadan inanmamanın erdem olduğunu öğretmeyi başaramadılar. Uyruk yetiştirmek ne demek, kuyruk yetiştirmek ne demek anlayabilmek adına eğitim sisteminin nasıl içinin boşaltıldığını, bu sistemin uyruk yetiştirmek için bir araca dönüştürüldüğünü gördükleri halde sessiz kaldılar. Ellerini kavuşturup seyrettiler. Susmalıdırlar, çünkü okul sonrasında, kendi yaşadıkları karanlık döngüyü çocuklarına miras bırakarak, onların da yaşamlarını özel, tüzel ya da genel kurumların hoyrat ellerine teslim ettiler. O kurumların acımasız koşullarını değiştirmek için kıllarını bile kıpırdatmadıla...

Duygusal İstismar

  Yıllar önce yazmışım bu yazıyı… Bugün, kişisel bilgisayarımdaki dosyaları karıştırırken karşıma çıktı. Sadece bu değil; zamanın izlerini taşıyan, duygu ve düşüncelerimle harmanlanmış onlarca yazı. Kimi tamamlanmış, kimi bir fikir kırıntısı olarak kalmış… Bu yazı ise içlerinden beni en çok etkileyenlerden biri oldu. Bugün, yıllar sonra bu yazıya dönerken, sadece bir anıyı değil; o anının bende uyandırdığı düşünceleri, duyguları ve soruları da yeniden keşfettim. İnsanların birbirlerini istismar ettiği bir dünyada, duygusal bağların ne kadar kırılgan olabileceğini bir kez daha hissettim. Bu yazıyı, bloguma dahil ediyorum. Diğer yazılarım da sırayla burada yerini alacak. Çünkü her biri, zamanın içinden bir parçayı, bir dönemin izini taşıyor. Kendi geçmişime dönüp bakarken, sizlerle de paylaşmak istiyorum. "Alsancak’ın ara sokaklarında, içkini al gel türü salaş bir meyhanede, arkadaşlarımla oturuyorum. Günlerden “küçük cumartesi,” yani çarşamba. Eskiden ışıklı ve hareketli bir şölen ...

Maskelerin Ardındaki Gerçek

Susmak kimseye mutluluk getirmiyor, getirmeyecek. Birileri, karşılığı sosyal dışlanma olsa da gerçekleri dillendirmeli. Artık bu tiyatro bitmeli, sahne kapanmalı.  İyi insan, iyi yönetici, iyi anne, iyi baba, kadim dost, duyarlı sevgili, sadık eş... Tüm bu tiyatrolar son bulmalı. Öyle ya, rol yapmak bile asgari bir zekayı, oynanan rolün içselleştirilmesini özelikle de insanlığı gerektiriyor. Kanımca gerçek erdem cesaret, maskesiz sahneye çıkabilmektir. Sen, şu anda karşımda duran... Biliyor musun, aslında gördüğüm sen değilsin. Olamamışsın ki olmuş gibi yaşıyorsun. Ama şunu bil: Oynamak tutarlılık gerektirir. Eğer iyiyi oynuyorsan, işte de, evde de, sokakta da, restoranda da, yatakta da... Kısası, yaşamanın her anında tutarlılıkla oynamalısın rolünü. Ama bu, çoğu zaman yorucu bir süreçtir, değil mi? İşte bu yüzden, oynamak istemiyorsan başka bir yolu var: Olmalısın. Keşfettiysen olmayı, gerçekten kendin olmayı, kendin olmalısın. O zaman oyun sona erer. Rol yapmana, çarpıtmalarını, ...

Dürüstlük Üzerine

  Hepimiz yalanlarla aldatılmanın, kandırılmanın acısını tekrar tekrar yaşadık ama insanlara güvenmekten asla vazgeçmedik.   İstisnasız her insan gibi ben de yalanın hiç olmadığı bir dünyanın nasıl bir dünya olacağı üzerinde çok düşünmüşümdür. Birçok fırsatta, dost sofralarında “Neden yalan söylüyoruz?” ve “Yalansız yaşayabilir miyiz?” sorularına yanıt aradım. Peki, yalansız bir dünya hayalimiz, gerçekliğe ne kadar yakın? Yalansız Bir Dünyanın Hayali İlk yalanın nerede, niçin ve nasıl söylendiğini bilmek zor. Belki de bir mağara duvarına çizilen çarpıtılmış bir hikâye ile ya da avı kaçıran bir grubun köyde karşılaşacağı tepkiyi önlemek için başladı. Ancak bir şey açık: Yalan, insanlık tarihinin en eski, en kötü miraslarından biri. Belki korkudan, belki çıkar uğruna, belki de sevdiğimiz insanı üzmemek adına ilk yalan söylenmiştir. Bugün ise yalan, toplumsal hayatın görünmez bir ipliği gibi, bütün ilişkilerimize etki eden, bir yandan insanları bir arada tutan diğer yandan in...

SEVİLMİYORUZ ÇÜNKÜ SEVMEYİ BİLMİYORUZ

  SEVİLMİYORUZ ÇÜNKÜ SEVMEYİ BİLMİYORUZ Sevgi nedir? Bu kelime o kadar farklı anlamlar yüklenmiş ve yozlaştırılmış ki, artık kullanmak bile insana bir çekince veriyor. Herkes sevgiden bahsediyor: ülkemi seviyorum, kralımı seviyorum, bir kitabı seviyorum, şu dağı seviyorum, zevki seviyorum, karımı seviyorum, Tanrı’yı seviyorum. Peki, sevgi bir fikir midir? Eğer öyleyse, terbiye edilebilir, şekillendirilebilir, yükseltilebilir veya hor görülebilir. Tanrı’yı sevdiğinizi söylediğinizde, aslında kendi hayal gücünüzün ürünü olan bir tasarımı seviyor olmaz mısınız? Bu durumda, "Tanrı’yı seviyorum" demek bir yanılsamadan ibaret değil midir? Çünkü Tanrı’ya tapınırken aslında kendinize tapınıyorsunuz ve bu sevgi değildir. İşte sevgi dediğimiz bu insani şeyi çözemediğimiz için soyut kavramlara sığınıyoruz. Sevgi, insanın dertlerinin, sorunlarının ve zahmetlerinin çaresi olabilir, ancak sevginin ne olduğunu öğrenmek için onu yalnızca tanımlamak yetmez. Kilise onu bir şekilde tanımlar, ...