Son yıllarda farkındalık, kişisel gelişim kitaplarının başköşesine yerleşmiş bir kavram haline geldi. İnsanlar kendi duygularının ve arzularının bilincine varmanın bir aydınlanma olduğunu düşünüyor. Ancak bu farkındalık, bilgi ve neden-sonuç analiziyle taçlandırılmadığında, ne yazık ki bir tür trajediye dönüşüyor. Bilinçsizce yaşanan farkındalık, insanı ve çevresini bir cehenneme çevirebiliyor.
Yaklaşık son otuz yıldır, ilişkilerdeki temel dinamiklerin bozulduğuna tanıklık
ediyoruz. Etrafımızda sıkça duyduğumuz şu cümleler size de tanıdık gelecek:
"Artık bağlanamıyorum."
"Sevemiyorum."
"Gerçek bir ilişki kurmak çok zor."
Bu cümleler, yalnızca bir yakınmanın değil, derin bir çöküşün habercisi. Bu
sözleri dile getirenler arasında evli olanlar, hiç evlenmemişler ve boşanmış
bireyler var. Peki, bu insanların ortak noktası nedir? Neden sevgisiz bir
şekilde yalnızca fiziksel tatmin peşindeler? Neden sürekli birileri hayatlarına
girip çıkıyor? Neden duygularıyla oynadıkları insanlarda derin yaralar açmaktan
çekinmiyorlar?
Bir Boşluk Hikâyesi
Modern yaşamın bize dayattığı hızlı tüketim alışkanlığı, yalnızca nesnelerle
sınırlı kalmıyor. Duygularımız, ilişkilerimiz, hatta hayatlarımız bile bu
tüketim kültürünün bir parçası haline geldi. Sevgi, artık sabırla inşa edilen
bir bağ değil; hızla tüketilen, ardından da geride enkaz bırakan bir his.
Bu yüzden insanlar, bağlanamıyor. Çünkü bağlanmanın emek
istediğini, bir tür fedakârlık gerektirdiğini unutmuş durumdayız.
Evli olanlar, monotonluğun içinde kendini kaybolmuş hissediyor; evlenmemiş
olanlar, özgürlük ile yalnızlık arasında sıkışıyor; boşanmış olanlar ise
kırgınlıklarını tamir etmek yerine yeni kırgınlıkların peşinde koşuyor. Herkes
bir boşluk hissiyle savaşıyor. Ama kimse bu boşluğun kökenine inmeye cesaret
edemiyor.
Sevgisizliğin Sessiz Çığlığı
Sevgi, insana anlam kazandıran bir olgudur. Sadece başkasına duyulan bir his
değil, aynı zamanda kendimize olan saygımızın ve bağlılığımızın da temelidir.
Ancak günümüz insanı, sevginin ağır bir yük olduğuna inanıyor. Sevgi;
sorumluluk, emek ve sabır gerektiriyor. Oysa ki herkesin sorumluluktan kaçtığı
bu hızlı yaşamda kimsenin böyle bir lükse ne vakti ne sabrı var.
Bu yüzden insanlar sevgisizliğe mahkûm oluyor. Sevgisizlik, onları yüzeysel
ilişkilerin kollarına itiyor. Her ilişkiden geriye biraz daha yorgunluk, biraz
daha umutsuzluk kalıyor. Ve her bir yeni ilişki, önceki yaraları kapatmak
yerine yenilerini açıyor.
Bir Çıkış Var mı?
Belki de asıl soru şu: Bu döngüyü kırmak mümkün mü? Sevgiye ulaşmak için önce
kendimize dürüst olmamız gerekiyor. Gerçekten ne istiyoruz? Sadece bir boşluğu
doldurmak mı, yoksa hayatımıza anlam katacak bir bağ kurmak mı?
İlişkilerde hızdan vazgeçmek, sabrı öğrenmek ve kendimizi tanımak bu soruların
cevabına ulaşmak için ilk adım olabilir. Çünkü sevgi, bir hedef değil; bir
yolculuktur. Ve bu yolculuk, anlam arayışımızın en kıymetli parçasıdır.
Daha az tüketmek, daha çok hissetmek, daha derin bağlar kurmak dileğiyle…

Yorumlar
Yorum Gönder