İnsanların bireyselliğini, ortak aklı hiçe sayan, bir efendinin vesayeti altında yaşamayı gönüllülükle benimsemiş toplumlar asla yükselemez. İnsanca yaşam, beslenmek, barınmak ya da üremek gibi biyolojik gereksinimlerin ötesine uzanan bir varoluş şeklidir. İnsanca yaşam, hayata anlam katan, düşünen bir varlık olmanın ve bu dünyada bir iz bırakmanın verdiği huzurla şekillenir. Düşünen bir varlık olarak insan, aynı zamanda sosyal bir varlıktır. Ancak bu sosyallik, restoranlarda, ibadethanelerde stadyumlarda ya da alışveriş merkezlerinde bir araya gelmekten çok daha derin bir anlam taşır.
Gerçek insanı sosyalliğin temelinde, örgütlenme, dayanışma ve iş birliği ruhu yatar. Bu nedenledir ki insanlık karşıtı her düşünce, bu dayanışma ruhunu hedef alır; dini, mezhepsel, etnik ve siyasi ayrımlarla insanlar arasındaki birliktelik duygusunu zedelemeye çalışır. Bugün, önümüze konan tabloya bakıldığında, çok açık bir gerçek ortada: ya bu ilkel düzene daha onlarca nesli feda edeceğiz ya da kaçınılmaz olan dönüşümü gerçekleştirmek için, insan olmanın gerektirdiği sorumlulukları üstleneceğiz.
Adil bir düzen kurmak için ne kan dökmeye, ne sokaklara dökülmeye, ne de silaha sarılmaya ihtiyacımız var. Gereken tek şey, insan hakları sözleşmelerinden, anayasadan gelen haklarımıza sahip çıkarak; aklın ve bilginin gücüyle yanlışın karşısında durmak. Bu yolculukta, yanlışa boyun eğmeden, bizi bölmek için karşımıza çıkartılan engelleri sabırla ve dayanışmayla aşmalıyız. Yolumuzu aydınlatan şey, bizden önce yaşamış düşünürlerin, bilim insanlarının, sanatçıların ve filozofların bıraktığı mirastır. Geçmişin ışığıyla geleceği şekillendirmek, insanlık adına en büyük görevimizdir.
Bugün dünya üzerinde çeşitli meslek odaları, sendikalar, sivil toplum örgütleri mevcut. Ancak çoğu, insanın ve onun içinde yaşadığı doğanın çıkarlarını savunmak yerine, sermaye ve siyasetle, özellikle de totaliter rejimlerle iş birliği yapar durumda. Tüm iyi niyetlerine rağmen çevreyi, demokrasiyi, insan haklarını savunan yapılanmalar yeterince etkili olamıyor. Basın ve aydınlar ise çoğu kez sermayenin ve siyaset kurumlarının etkisi altında.
Peki, bu dayanışmayı nerede ve nasıl örgütleyeceğiz? İnternet, bu soruya verebileceğimiz en açık cevaptır. Atalarımızın milyonlarca yıllık tarihinde hiçbir zaman ulaşamayacağı bir fırsatı bize sunan bu platform, ortak aklın öne çıkması, fikirlerin üretimi ve paylaşımı için inanılmaz bir araç. Ancak, ne yazık ki sosyal medya, tüm potansiyeline rağmen, yüzeysel gösterişlere ve rekabetçi bir "göygoyculuk" kültürüne teslim olmuş durumda. Bu yüzeysellik, insanlığın taşıdığı devasa potansiyeli köreltiyor.
Bu düzende yeni bir yol inşa etmek bizim elimizde. Ortak aklın ve dayanışmanın gücünü kullanarak, doğrudan sapmadan, bilginin meşalesinde adımlar atarak geleceği yeniden kurabiliriz. Dünya görüşlerimiz, dini ve etnik kimliklerimiz, siyasi fikirlerimiz bizi bölmemeli. Tam aksine, bizi insanca bir düzene ulaştıracak köprüler kurmalıyız. Günün sonunda, insanca yaşamanın bir tercih değil, hepimiz için bir zorunluluk olduğunu hatırlamak şart. Adil bir dünya, daha yaşanabilir bir gelecek için bir ütopya değil; bu dünyayı hak eden herkesin umut ışığıdır. Birlikte mücadele ederek, adil ve çağdaş bir düzeni gerçekleştirme gücümüz var.
Şimdi sıra, bu sorumluluğun altında harekete geçmekte. Görüyoruz ki yanlışın karşısında durabilmek, ortak aklın şampiyonu olmak, hepimizin ortak ödevidir. El ele verdiğimizde, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarını kapatarak, aydınlık bir geleceğin kapısını aralayabiliriz. Umut, bilginin ışığında büyüyen bir filizdir ve o filiz, biz birlikte oldukça boy verecek.

Yorumlar
Yorum Gönder