Ana içeriğe atla

Dürüstlük Üzerine

 




Hepimiz yalanlarla aldatılmanın, kandırılmanın acısını tekrar tekrar yaşadık ama insanlara güvenmekten asla vazgeçmedik.  İstisnasız her insan gibi ben de yalanın hiç olmadığı bir dünyanın nasıl bir dünya olacağı üzerinde çok düşünmüşümdür. Birçok fırsatta, dost sofralarında “Neden yalan söylüyoruz?” ve “Yalansız yaşayabilir miyiz?” sorularına yanıt aradım. Peki, yalansız bir dünya hayalimiz, gerçekliğe ne kadar yakın?

Yalansız Bir Dünyanın Hayali

İlk yalanın nerede, niçin ve nasıl söylendiğini bilmek zor. Belki de bir mağara duvarına çizilen çarpıtılmış bir hikâye ile ya da avı kaçıran bir grubun köyde karşılaşacağı tepkiyi önlemek için başladı. Ancak bir şey açık: Yalan, insanlık tarihinin en eski, en kötü miraslarından biri. Belki korkudan, belki çıkar uğruna, belki de sevdiğimiz insanı üzmemek adına ilk yalan söylenmiştir. Bugün ise yalan, toplumsal hayatın görünmez bir ipliği gibi, bütün ilişkilerimize etki eden, bir yandan insanları bir arada tutan diğer yandan insanları birbiriden uzaklaştıran bir illete dönüşmüştür.

Kadın-Erkek İlişkilerinde Yalan

Kadın ve erkek ilişkilerinde yalan, en çok gözlemlenen ama en az kabul edilen gerçeklerden biridir. Bir eşin “İşte çok yoğunum” bahanesiyle eve geç gelmesi, sevginin azalmasının veya sadakatsizliğin işareti olabilir. Ya da bir partnerin "Her şey yolunda" diyerek ikilinin arasında oluşan duygusal mesafeyi gizlemesi, dürüstlüğün doğuracağı gerçek sorunlardan kaçınmanın bir yolu olabilir.

Bu yalanlar, genellikle şunu gösterir: Gerçeği söylemek çoğu zaman kaybetme korkusunu veya yalnız kalma endişelerini de beraberinde getirir. Ancak bu kısa vadeli çözümler uzun vadede ilişkinin özünü, taraflar arasındaki güveni zedeler. Bir taraf, yalanların ardındaki gerçeği fark ettiğinde, güvensizliğin tohumları ekilir ve bu tohumlar büyüdükçe tüm ilişkiyi sarar, yozlaştırır ve çürütür.

Neden Yalan Söylüyoruz?

Yalan, çoğu zaman bir ihtiyacın olduğu kadar, karakter bozukluğunun, özgüven yoksunluğunun veya korkunun sonucudur. İnsan, en ilkel güdüsü olan “ayakta kalma” adına yalan söylediği gibi, bir çevreye girme, mevcut bağlarını korumak, sosyal kabul görmek veya güçlenmek için de bu yola başvurur.

Kadın-erkek ilişkilerinde bu durum daha karmaşık bir hal alır. Bir taraf diğerine "Seni seviyorum," derken, bu ifadenin ardında gerçekten bir sevgi mi yoksa yalnızlıktan kurtulma çabaları mı vardır? Ya da "Ben iyiyim," diyen biri, gerçekte derin bir mutsuzluğu gizliyor olabilir mi? İşte bu sorular, yalanın ilişkilerde nasıl bir maske işlevi gördüğünü gözler önüne serer.

Yalanın Yaratıcı ve Yıkıcı Gücü

Yalan, kısa vadede krizleri çözer gibi görünse de uzun vadede tahrip edici etkiler bırakır. Güvensizlik yaratır, ilişkileri zedeler ve insanlar arası ilişkilerin temelini oluşturan güven duygusunu aşındırır.

Özellikle sevgili ya da eş arasında söylenen yalanlar, samimiyetin ve bağlılığın altını oyar. "Eski sevgiline hala özlem duyuyor musun ?" sorusuna verilen "Hayır" cevabı, belki bir anı kurtarabilir, ama gerçeğin er ya da geç ortaya çıkacağını unutmamak gerekir. Bir kere yalan söyleyenin, daha sonraki gerçeklerine inanılmaz.

Yalansız Bir Dünya Hayali

Yalansız bir dünya hayali, ilk bakışta ütopik gibi görünse de, bu hayali kurmak bile dürüstlün değerini daha iyi anlamamızı sağlar. Öyle ki, yalanın olmadığı bir dünyada insanlar maske takmak zorunda kalmaz, ilişkiler daha şeffaf, duygular daha samimi olurdu. Elbette dürüstlük cesaret isterdi. Gerçeği söylemek, bazen hoşlanılmamayı, dışlanmayı ya da kayıpları göze almak anlamına gelir. Ancak bu cesaret, insanca ilişkiler inşa etmenin olmazsa olmazıdır.

Dürüstlüğe Doğru İlk Adım

Birine yalan söylemek yerine gerçeği paylaşmayı seçtiğinizde, hem kendinizi hem de karşınızdakini özgürleştirirsiniz. Yalan, zincirler yaratır; oysa dürüstlük, bağlar kurar. Kadın ve erkek arasındaki ilişkilerde de bu böyledir. "Seni sevdiğimden emin değilim," veya "Bu ilişki beni mutlu etmiyor," gibi gerçek ifadeler, başta acı verici olsa da, uzun vadede her iki taraf için de karşılıklı saygıya, güvene dayalı bir ilişkinin sürdürülebilirliğini garanti altına alır. Sonuçta, yalan her ne kadar insana ait bir özellik olsa da, bu yalanın kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Yalansız bir dünya kurmanın ilk koşulu cesarettir, dürüst bir insan olma iradesidir, insanın karşısındakine duyduğu saygıdır. Unutmamalıyız ki, büyük dönüşümler her zaman küçük adımlarla başlar. 

Yalansız bir dünya hayali, insanlığın daha anlamlı, daha derin ve daha samimi bağlar kurmasını sağlayabilir. Çünkü dürüstlük sadece bir erdem değil, aynı zamanda bir cesaret meselesidir.









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...