Ana içeriğe atla

Duygusal İstismar

 




Yıllar önce yazmışım bu yazıyı… Bugün, kişisel bilgisayarımdaki dosyaları karıştırırken karşıma çıktı. Sadece bu değil; zamanın izlerini taşıyan, duygu ve düşüncelerimle harmanlanmış onlarca yazı. Kimi tamamlanmış, kimi bir fikir kırıntısı olarak kalmış… Bu yazı ise içlerinden beni en çok etkileyenlerden biri oldu. Bugün, yıllar sonra bu yazıya dönerken, sadece bir anıyı değil; o anının bende uyandırdığı düşünceleri, duyguları ve soruları da yeniden keşfettim. İnsanların birbirlerini istismar ettiği bir dünyada, duygusal bağların ne kadar kırılgan olabileceğini bir kez daha hissettim.

Bu yazıyı, bloguma dahil ediyorum. Diğer yazılarım da sırayla burada yerini alacak. Çünkü her biri, zamanın içinden bir parçayı, bir dönemin izini taşıyor. Kendi geçmişime dönüp bakarken, sizlerle de paylaşmak istiyorum.

"Alsancak’ın ara sokaklarında, içkini al gel türü salaş bir meyhanede, arkadaşlarımla oturuyorum. Günlerden “küçük cumartesi,” yani çarşamba. Eskiden ışıklı ve hareketli bir şölen gibiydi bu gün; insanlar, haftanın yarısını tamamlamış olmanin yüküyke soluğu böyle mekamlarda alırdı. Fakat ekonomik kriz, gülümsemelerimizi bile tasarrufla kullanmamızı gerektiren bir yere dönüştürdü bu günleri.

Bir ara, karşı masalardan birinde oturan ellili yaşlara yakın iki kadın dikkatimi çekiyor. Birinin saçları kızıl, diğerininki sarı boyalı. Yüzleri tanıdık geliyor, ama bir türlü çıkaramıyorum. Sohbete geri dönüyorum; bizim masada dönen muhabbette hayatın tatsız gerçekleri ve klişe şakalar var. Ama bir türlü sofraya odaklanamıyor, ve bir yerden sonra sohbeten kopuyorum. Gözlerim tekrar diğer masalara kayıyor. Eski bir alışkanlık bu bende; insanlara bakıp gördüklerimin ardındaki hikayeleri tahmin etmeyi seviyorum. Beden dillerinden, kıyafetlerinden, küçük jestlerinden çıkarmaya çalışıyorum yaşam tarzlarını, düşüncelerini, düşlerini.

Bir süre sonra, bu iki kadının masasına otuzlarında bir erkek geliyor. Doğulu, siyah kirli sakallı, giyiminden ekonomik zorluklarla çoktan vedalaşmış bir hali var. Onu masaya telefonla çağırdıklarını düşünüyorum. Ve bir anda, bu kadınları nereden tanıdığımı hatırlıyorum. Belleğimde eski bir dostun silik izleri beliriyor. Bu dostun, içmek, gezmek ve sevişmekle geçirdiği kaotik günleri aklıma geliyor. Kadınların, şehrin elit semtlerinde şekillenen sosyokültürel dönüşümlerle bu boşlukları doldurmuş insanlar olduklarına kanaat getiriyorum. On yıl önce hayal edemeyecekleri bir semtte, başkalarının finansmanıyla varlıklarını sürdüren insanlar.

Saat ilerliyor. Masada ikinci yetmişliğin sonuna yaklaşıyoruz; alkol, zamanın akışıyla oynuyor. Biz saati dokuz gibi hissediyorken, bir bakıyoruz gece yarısı olmuş bile. Gözlerim tekrar o masaya kayıyor. Adam, hesabı ödüyor. Kadınların beden dilleri rahat; ceplerine dokunmadan bir geceyi daha bitirecek olmanın huzurunu yaşıyorlar. Ancak adamın, kadınlarla birlikte gitme çabası boşa çıkıyor. Kadınlar, onun beklentisini ve bu beklentiyi nasıl öteleyeceklerini çok iyi biliyor. Gecenin sonu, istismarcıların da istismar edilenlerin de o geceki yazgısını belirliyor.

Duygusal istismar

Bu sahne, bir şehrin karanlık köşelerinde süregiden bir gerçeği güz önüne seriyor: Duygusal istismar. Yani insanlar arasındaki etkileşimlerin, yoksunlukları gidermek adına etik dışı bir şekilde kötüye kullanılması; bir nevi duygu yağmacılığı. Yaşa, cinsiyete, etnik kimliğe, toplumsal konuma ya da finansal duruma bağlı onlarca farklı istismar türü var. Ancak bunların içinde en acımasız olanı, belki de duygusal istismar.

Hukuki bir yaptırımı yok duygusal istismarın. Ahlaki ve duygusal bağlamda yarattığı yıkım ise genelde istismar edilenin omuzlarına bırakılıyor. Bu, bireysel ve toplumsal duyarsızlığın köklerini gözler önüne seriyor. Sosyal duyarsızlık, istismarcıyı cesaretlendiriyor; onun yaptıklarının gizli ya da tepkisiz kalacağına dair inancını güçlendiriyor. Bu döngüde, duygusal istismar bir yaşam biçimi haline geliyor.

Evet, elit semtlerde yeni bir yaşam tarzı filizleniyor. Bu yaşam tarzının başrollerinde; avcıya dönüşmüş, yoksulluk sınırında yaşayan 40 yaş üzeri kadınlar ve hedonizmi, cinselliği bir yaşam biçimi olarak benimsemiş orta yaşı çoktan geçmiş erkekler var.

Duyguları istismar edenlerin arkasında bir enkaz bıraktığı açık; hisleri yağmalanıp, finansal olarak tüketilen insanlar ise yıkımı ödemeye devam ediyor. Son tahlilde kimse bu enkazın sorumluluğundan kaçamaz. Hisler, vicdanın, aklın ve bilginin birer çıktısıdır; kimse hislerini sorgulanamaz bir kalkan olarak kullanamaz.

Birarada yasamanın etiğini içselleştirmiş bir toplumda, kimse kendine yapılmasını istemediği bir davranışı başkasına yapma hakkına sahip olmamalıdır. Ama psikolojik sorunları olan insanlar, çoğu zaman yarattıkları enkazla yüzleşemez; bu insanlar kendi söyledikleri yalanlara inanarak kaçış yolları arar. Mesajları yanıtsız bırakırlar, telefonları açmazlar ve arkalarında bıraktıkları yıkımı bir WhatsApp mesajı gibi belleklerinden silmeye çalışırlar. Ama kötülük, unutulsa bile etkisini sürdürmeye devam eder.

O gece Alsancak'ta, insanların neyi kaybettiğini ve neden kaybettiğini bir kez daha anladım. Hislerin yağmalandığı bu dünya, aslında hepimizin sorumluluğunda olan bir enkaz yığını. Kendimizi sorgulamadan, bu enkazı temizlemek mümkün değil."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İki Kez Sürülmüş Halkın Sessizliği: Karamanoğullarının ve Mübadelenin Hafızası

  Bu hikâye benim için bir tarih anlatısı değil; bilinçdışımda   fısıltıyla konuşulan bir hafıza . Anne tarafım Girit’ten, baba tarafım Kavala’dan bu topraklara savrulmuş. Anneannem, Girit’te bir Rum ilkokulunda öğretmenlik yaparken, annesiyle birlikte bir sabah “gitmek zorundasınız” denilerek Anadolu’ya gönderilmiş. Dedem, Girit’ten çıkan 5 kardeşten biri.   Dedemle anneannem yıllarca kendi aralarında Rumca konuştular; o dil, ne tamamen geçmişti ne de bu topraklara aitti —tıpkı onların kalbi gibi. Baba tarafım Kavala’dan İzmir Menemen’e geldi. Toprakla tutunmaya çalışan, yoksul ama inatçı bir hayattı bu. Beş kardeşten yalnızca babam üniversite okuyabildi; diğerleri, göçün bıraktığı yoksulluğu sessizce omuzladı.Ben, iki yakadan gelen bu insanların çocuğuyum, yerinden edilmişliğin çocukları. Bu yazı, işte o yüzden yalnızca Karamanlıların, Giritlilerin, Kavala göçmenlerinin değil; iki kez sürülmüş, iki kez susmuş insanların hikâyesidir.   “Yel eser Karaman’da...

Enkazdan İlham Devşirmek: Modern Kariyer Yalanları ve "Başarılı" İflaslar

  Bu yazıyı dışarıdan bakan bir gözlemci ya da kulaktan dolma bilgilerle konuşan bir eleştirmen olarak yazmıyorum. Bahsettiğim o masalarda oturdum; aynı projelerde ter döktüm, hangi uyarının hangi ego duvarına çarptığını, hangi hataların bile bile örtbas edildiğini yakından izledim. İsim verebilir miyim? Hem de çok rahat. Ama derdim şahıslarla değil. Zira bu çağda hedef göstermek en kolay, sistemi anlamak ise en zor olanı. Asıl meselemiz sadece ekonomik başarısızlıklar değil; asıl mesele, başarısızlığın nasıl olup da bir başarı hikâyesine dönüştürülebildiği. Yıllarca o koltukları liyakatle değil, ilişki ağlarıyla işgal edenlerin; yetkinlikleri sorgulanırken nasıl olup da vazgeçilmez kılındıklarını konuşmalıyız. Bu, hafızası silinmiş bir sistemin, arkasında enkaz bırakanları ısrarla ödüllendirme hikâyesidir. Yüzü Kızarmayan "Başarı" Öyküleri En garibi de bu kişilerin, yarattıkları yıkımın tozları henüz yere inmemişken, hiçbir şey olmamış gibi sosyal mecralarda boy gös...

Kötülük mü Yoksa İyilik mi Daha Bulaşıcı?

Artık biliyorum: Kötülük, iyilikten çok daha bulaşıcı. Hem de sessiz, sinsi bir illet gibi... Tıpkı karanlık bir sis gibi, sinsice sızıyor, fark edilmeden insanların ruhuna işliyor. Ve insanlar, geçmişte maruz kaldıkları kötülükleri, travmaları farkında olmadan gelecekteki ilişkilerine taşıyor. Öfke, hayal kırıklığı, ihanet... Bunlar yalnızca bir anıya dönüşüp silinmiyor; belleğin kuytu köşelerinde birikiyor, zamanla kişiliğin dokusuna siniyor. Davranışlara kök salıyor, söylemlere işliyor, hatta sessizliklerin rengine bürünüyor. Freud’un o çarpıcı tespiti tam bu noktada yankılanıyor: ''Bastırılan asla yok olmuyor; yalnızca şekil değiştirip, en beklenmedik anda, çoğu zaman da en acımasız haliyle geri dönüyor.'' Bu döngünün sonucu ise korkunç: Özgüvenin erimesi, insanlara duyulan güvenin çöküşü... Bir zamanlar öfkeyle lanetlenen davranışlar, farkında olunmadan içselleşiyor ve masum insanların üzerine yöneliyor. Sevgiye aç kalanlar, zamanla sevgiyi iten bir zırha bürünüy...